Ömer Küçükkaya
Köşe Yazarı
Ömer Küçükkaya
 

Savaşın kazananı Türkiye…

Küresel güçlerin İsrail’i korumak ve Epstein ile Donald Turmp ve ABD bağlantılarının açığa çıkarılmaması için “Nükleer Füze Tehdidi” adı altında İran’a yönelik başlattıkları katliamda yeni bir güne başladık. Beş gündür süre gelen süper güç Amerika Birleşik Devletleri’nin ve kanatlarının altındaki İsrail’in katliam sürecine Avrupa’da destek vermek adına adımlar atmaya başladı. Fransa ve İngiltere’nin Güney Kıbrıs açıklarına uçak gemisi yönlendirmesi ile farklı bir boyut kazanan savaşın kazanını kim? Evet, bu soruyu çok net ifadeler ile sormak ve Ortadoğu, Avrupa, Asya ile Afrika arasındaki stratejik dengeleri Amerika ana karası üzerinde değerlendirerek ifade etmemiz gerekiyor. “Üçüncü Dünya Savaşı” kapıda mı? Yoksa Avrupa ile Amerika finansal tükenmişliklerini örtebilecek yeni bir bölgesel sömürge haritası üzerinde mi çalışıyorlar… İran’da yaşanan savaşı ve geldiği boyutu pozitif ve negatif yönleri ile değerlendirirken, coğrafyanın denklemleri ve fırsatları konusuna kapı aralamak istiyorum. Savaşın kazanını neden Türkiye? Evet, bu soru savaşın beşinci gününde kafanızda derin fırtınalar koparıyor olabilir ancak değerlendirmeleri hassaslaştırarak gözler önüne serdiğimizde bu başlıkta hiçte haksız olmadığımı anlayacaksınız. Uluslararası ilişkilerde ve strateji biliminde bir savaşın "kazananı" olmak, sadece “askeri bir başarı değil”, savaş sonrası oluşan yeni düzende hangi konumda olduğunuzla ölçülür! 2026 yılı Mart ayı itibarıyla yaşanan bu sıcak ve askeri gerilimi Türkiye özelinde "kazanç" olarak nitelendirmek, tek boyutlu bir "evet" veya "hayır" cevabından ziyade, risk ve fırsatların bir terazide tartılması olarak değerlendirilmelidir… Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan uzun zamandır; “Bölgesel güç Türkiye” vurgusunu kullanıyordu. Ancak 2026 yılının ilk aylarında Almanya başta olmak üzere Avrupa’da gerçekleştirilen NATO tatbikatları, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dair pozitif haberler ve Türk Savunma Sanayi projeleri gösterdi ki, Türkiye için artık sadece “bölgesel güç demek” doğru değildir! İsrail ve Amerika saldırıları sonrasında İran’ın askeri ve ekonomik olarak zayıflaması veya içe dönmesi, Türkiye’nin Orta Doğu ve Orta Asya’daki nüfuz alanını genişletecektir. Türkiye, bölgedeki tek istikrarlı büyük güç ve "tek muhatap" haline geleceği için başta Avrupa olmak üzere Rusya, Çin, Amerika, Hindistan ve Pakistan için doğal coğrafik müttefik olarak elini güçlendirecektir. Ve yine Arap dünyası başta olmak üzere Türk İslam coğrafyasında daha etkili bir konuma ulaşacaktır. Savaşın uzaması ile Türkiye’nin enerji koridoru olarak önemi artarken, Avrupa’ya alternatif güzergâhlar için birçok devlet Ankara’ya ihtiyaç duyacaktır. Bu durumda ülkede hem siyasi hem ekonomik istikrarın küresel güçler eliyle sağlanması mecburi olacaktır! Böyle bir tabloda AK Parti’nin siyasi anlamda köklü değişim revizyonu sürerken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir dönem daha Türkiye’yi yönetmesinin önündeki tüm küresel engeller kalkmış olacaktır. Petrol fiyatlarındaki her 10 dolarlık artış, Türkiye’nin cari açığını ve enflasyonunu mutlaka doğrudan tetikleyecektir. 2026 yılı Mart ayı itibarıyla enerji faturasına eklenen milyarlarca dolarlık yük, "kazanç" söylemini gölgeleyecek gibi görülse bile orta vadede Türkiye, birçok sektörde güçlü kazanımlar elde edecektir. Suriye ve Irak’ın inşası gibi Filistin ve İran’ın inşası sürecide Türk iş dünyasına ihale edilecektir. En azından küresel güçler bu bölgede taşeron üretim sürecini Türk iş insanları ile yapacağı için ülkenin ekonomik kalkınmasına orta vadede önemli artı değerler katacaktır. Savaşın uzaması ve iç bölgelere yayılması ile oluşacak İran’daki istikrarsızlık, Türkiye sınırına yönelecek milyonlarca kişilik yeni bir sığınmacı dalgası ve sınır güvenliği maliyeti olarak yorumlanmaktadır. Ancak Türkiye, Ortadoğu savaşlarında göç dalgaları ile doğru iletişim ve etkileşim süreçlerini yönetmiştir. Bu konuda bölgede önemli görevler üstlenmiş Vali Yardımcıları, sınır bölgelere Vali olarak atanabilir veyahut İçişleri Bakanlığı’nda Genel Müdür veya Bakan Yardımcısı olarak atanarak süreç daha etkili bir şekilde yönetilebilir. Ve yine tecrübeli Kaymakamlar, Vali olarak atanarak İçişleri Bakanlığı güçlü şehirler sürecini Türkiye içerisinde hayata geçirebilir… Türkiye; İsrail ve ABD saldırıları ile başlayan İran savaşının kazanını olarak süreçten pozitif artı değerler ile çıkacaktır. Jeopolitik açıdan değerlendirdiğimizde görmekteyiz ki; savaş sonrasında Türkiye’nin en az 20 yıl boyunca bölgesel rakibi kalmayacaktır! Savaş sonrası inşa ve ticaret fırsatları Türkiye’nin elini güçlendirirken, Türkiye’nin elindeki nitelikli istihdam ve tecrübeli firma gücünü görmezden gelmemiz beklenemez. Türkiye’nin küresel arabuluculuk statüsü güç kazanırken, NATO içerisindeki askeri konumu daha değerli olacaktır. Belki de NATO komutası önümüzdeki 5 yıl boyunca Türkiye’ye verilecektir… Sonuç olarak; Türkiye bu süreçten "stratejik olarak güçlenmiş" çıkabilir ancak bu, ancak ve ancak ekonomik kırılganlıklarını yönetebilmesi ve sınırına dayanacak bir istikrarsızlığı engelleyebilmesi şartına bağlıdır. İşte tamda burada süreci etkileyen en önemli belirleyici etken olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti öznesi ile değil, tüm siyasi özneler ile eş değer ve liyakat güdümlü hareket kabiliyeti belirleyici olacaktır diyebiliriz. Yani bu bir "pirus zaferi" (kazanırken çok şey kaybetme) de olabilir, gerçek bir bölgesel liderlik tescili de. Bu kararı verecek tek isim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Ki, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yaşanan kadro hareketliliği bize Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti ötesinde yeni bir siyasi gerçeklik üzerinde somut adımlar attığına dair kuvvetli sinyaller vermektedir. Türkiye bu savaşta doğrudan kazanan değil; daha çok “dengeyi korumaya çalışan” bir aktör olarak kalmamalıdır! Türkiye’nin küresel kazanç ihtimali, diplomatik rolünü güçlendirmesine bağlıdır. Ancak ekonomik ve güvenlik riskleri çok yüksek olan İran savaşı sürecinde Kıbrıs ve Akdeniz gerçekliğini göz ardı etmemekte fayda var!  Yani “Türkiye bu işten kazançlı çıkar” demek şu aşamada fazla iyimser olur diyenlere Türkiye’nin stratejik yeteneklerini ve askeri kabiliyetlerini referans gösterebiliriz. Her ne kadar İsrail içerisindeki birçok klik “İran sonrası hedef Türkiye” söylemini güçlendiriyor olsa bile tüm dünya biliyor ki; Türkiye, yoksa hiçbir Yahudi özgür ve güvende yaşayamaz! Bunun en temel nedeni Türkiye’nin yüzlerce yıllık “önce insan, önce insana ve inançlarına olan saygı” gerçekliğidir. Bu sebeple göreceksiniz ki; Türkiye, 2026 yılı Kasım ayına bölgesel güç olmaktan küresel güç olmaya yönelmiş çok daha güçlü bir ekonomisi olan coğrafya ve devlet olarak girecektir…
Ekleme Tarihi: 04 Mart 2026 -Çarşamba
Ömer Küçükkaya

Savaşın kazananı Türkiye…

Küresel güçlerin İsrail’i korumak ve Epstein ile Donald Turmp ve ABD bağlantılarının açığa çıkarılmaması için “Nükleer Füze Tehdidi” adı altında İran’a yönelik başlattıkları katliamda yeni bir güne başladık. Beş gündür süre gelen süper güç Amerika Birleşik Devletleri’nin ve kanatlarının altındaki İsrail’in katliam sürecine Avrupa’da destek vermek adına adımlar atmaya başladı. Fransa ve İngiltere’nin Güney Kıbrıs açıklarına uçak gemisi yönlendirmesi ile farklı bir boyut kazanan savaşın kazanını kim? Evet, bu soruyu çok net ifadeler ile sormak ve Ortadoğu, Avrupa, Asya ile Afrika arasındaki stratejik dengeleri Amerika ana karası üzerinde değerlendirerek ifade etmemiz gerekiyor. “Üçüncü Dünya Savaşı” kapıda mı? Yoksa Avrupa ile Amerika finansal tükenmişliklerini örtebilecek yeni bir bölgesel sömürge haritası üzerinde mi çalışıyorlar…

İran’da yaşanan savaşı ve geldiği boyutu pozitif ve negatif yönleri ile değerlendirirken, coğrafyanın denklemleri ve fırsatları konusuna kapı aralamak istiyorum. Savaşın kazanını neden Türkiye? Evet, bu soru savaşın beşinci gününde kafanızda derin fırtınalar koparıyor olabilir ancak değerlendirmeleri hassaslaştırarak gözler önüne serdiğimizde bu başlıkta hiçte haksız olmadığımı anlayacaksınız. Uluslararası ilişkilerde ve strateji biliminde bir savaşın "kazananı" olmak, sadece “askeri bir başarı değil”, savaş sonrası oluşan yeni düzende hangi konumda olduğunuzla ölçülür! 2026 yılı Mart ayı itibarıyla yaşanan bu sıcak ve askeri gerilimi Türkiye özelinde "kazanç" olarak nitelendirmek, tek boyutlu bir "evet" veya "hayır" cevabından ziyade, risk ve fırsatların bir terazide tartılması olarak değerlendirilmelidir…

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan uzun zamandır; “Bölgesel güç Türkiye” vurgusunu kullanıyordu. Ancak 2026 yılının ilk aylarında Almanya başta olmak üzere Avrupa’da gerçekleştirilen NATO tatbikatları, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dair pozitif haberler ve Türk Savunma Sanayi projeleri gösterdi ki, Türkiye için artık sadece “bölgesel güç demek” doğru değildir!

İsrail ve Amerika saldırıları sonrasında İran’ın askeri ve ekonomik olarak zayıflaması veya içe dönmesi, Türkiye’nin Orta Doğu ve Orta Asya’daki nüfuz alanını genişletecektir. Türkiye, bölgedeki tek istikrarlı büyük güç ve "tek muhatap" haline geleceği için başta Avrupa olmak üzere Rusya, Çin, Amerika, Hindistan ve Pakistan için doğal coğrafik müttefik olarak elini güçlendirecektir. Ve yine Arap dünyası başta olmak üzere Türk İslam coğrafyasında daha etkili bir konuma ulaşacaktır.

Savaşın uzaması ile Türkiye’nin enerji koridoru olarak önemi artarken, Avrupa’ya alternatif güzergâhlar için birçok devlet Ankara’ya ihtiyaç duyacaktır. Bu durumda ülkede hem siyasi hem ekonomik istikrarın küresel güçler eliyle sağlanması mecburi olacaktır! Böyle bir tabloda AK Parti’nin siyasi anlamda köklü değişim revizyonu sürerken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir dönem daha Türkiye’yi yönetmesinin önündeki tüm küresel engeller kalkmış olacaktır.

Petrol fiyatlarındaki her 10 dolarlık artış, Türkiye’nin cari açığını ve enflasyonunu mutlaka doğrudan tetikleyecektir. 2026 yılı Mart ayı itibarıyla enerji faturasına eklenen milyarlarca dolarlık yük, "kazanç" söylemini gölgeleyecek gibi görülse bile orta vadede Türkiye, birçok sektörde güçlü kazanımlar elde edecektir. Suriye ve Irak’ın inşası gibi Filistin ve İran’ın inşası sürecide Türk iş dünyasına ihale edilecektir. En azından küresel güçler bu bölgede taşeron üretim sürecini Türk iş insanları ile yapacağı için ülkenin ekonomik kalkınmasına orta vadede önemli artı değerler katacaktır.

Savaşın uzaması ve iç bölgelere yayılması ile oluşacak İran’daki istikrarsızlık, Türkiye sınırına yönelecek milyonlarca kişilik yeni bir sığınmacı dalgası ve sınır güvenliği maliyeti olarak yorumlanmaktadır. Ancak Türkiye, Ortadoğu savaşlarında göç dalgaları ile doğru iletişim ve etkileşim süreçlerini yönetmiştir. Bu konuda bölgede önemli görevler üstlenmiş Vali Yardımcıları, sınır bölgelere Vali olarak atanabilir veyahut İçişleri Bakanlığı’nda Genel Müdür veya Bakan Yardımcısı olarak atanarak süreç daha etkili bir şekilde yönetilebilir. Ve yine tecrübeli Kaymakamlar, Vali olarak atanarak İçişleri Bakanlığı güçlü şehirler sürecini Türkiye içerisinde hayata geçirebilir…

Türkiye; İsrail ve ABD saldırıları ile başlayan İran savaşının kazanını olarak süreçten pozitif artı değerler ile çıkacaktır. Jeopolitik açıdan değerlendirdiğimizde görmekteyiz ki; savaş sonrasında Türkiye’nin en az 20 yıl boyunca bölgesel rakibi kalmayacaktır! Savaş sonrası inşa ve ticaret fırsatları Türkiye’nin elini güçlendirirken, Türkiye’nin elindeki nitelikli istihdam ve tecrübeli firma gücünü görmezden gelmemiz beklenemez. Türkiye’nin küresel arabuluculuk statüsü güç kazanırken, NATO içerisindeki askeri konumu daha değerli olacaktır. Belki de NATO komutası önümüzdeki 5 yıl boyunca Türkiye’ye verilecektir…

Sonuç olarak; Türkiye bu süreçten "stratejik olarak güçlenmiş" çıkabilir ancak bu, ancak ve ancak ekonomik kırılganlıklarını yönetebilmesi ve sınırına dayanacak bir istikrarsızlığı engelleyebilmesi şartına bağlıdır. İşte tamda burada süreci etkileyen en önemli belirleyici etken olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti öznesi ile değil, tüm siyasi özneler ile eş değer ve liyakat güdümlü hareket kabiliyeti belirleyici olacaktır diyebiliriz. Yani bu bir "pirus zaferi" (kazanırken çok şey kaybetme) de olabilir, gerçek bir bölgesel liderlik tescili de. Bu kararı verecek tek isim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Ki, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yaşanan kadro hareketliliği bize Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti ötesinde yeni bir siyasi gerçeklik üzerinde somut adımlar attığına dair kuvvetli sinyaller vermektedir.

Türkiye bu savaşta doğrudan kazanan değil; daha çok “dengeyi korumaya çalışan” bir aktör olarak kalmamalıdır! Türkiye’nin küresel kazanç ihtimali, diplomatik rolünü güçlendirmesine bağlıdır. Ancak ekonomik ve güvenlik riskleri çok yüksek olan İran savaşı sürecinde Kıbrıs ve Akdeniz gerçekliğini göz ardı etmemekte fayda var!  Yani “Türkiye bu işten kazançlı çıkar” demek şu aşamada fazla iyimser olur diyenlere Türkiye’nin stratejik yeteneklerini ve askeri kabiliyetlerini referans gösterebiliriz.

Her ne kadar İsrail içerisindeki birçok klik “İran sonrası hedef Türkiye” söylemini güçlendiriyor olsa bile tüm dünya biliyor ki; Türkiye, yoksa hiçbir Yahudi özgür ve güvende yaşayamaz! Bunun en temel nedeni Türkiye’nin yüzlerce yıllık “önce insan, önce insana ve inançlarına olan saygı” gerçekliğidir. Bu sebeple göreceksiniz ki; Türkiye, 2026 yılı Kasım ayına bölgesel güç olmaktan küresel güç olmaya yönelmiş çok daha güçlü bir ekonomisi olan coğrafya ve devlet olarak girecektir…

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ekosektor.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.