Ömer Küçükkaya
Köşe Yazarı
Ömer Küçükkaya
 

Monolog Siyaset ve Türkiye…

Ramazan Ayı’nın gelmesi ile birlikte yalnızlaşan şehirleri, şehirlerdeki yalnız karakterleri ve tükenen ideolojiler ile sivil toplum dinamiklerini daha net okuyabiliyoruz. Maddi imkânların olmadığı her yerde olduğu gibi kişiler, kurumlar ve kuruluşlar kendilerini derin bir yalnızlığın içerisine çekiyorlar. Kendi kendisi ile konuşan insanlara deli denildiği günlerden kendi kendine şehri kurtarma, ülkeyi kurtarma hayalleri kuran insanlar topluluğu ile yüzleşiyoruz. Her ne kadar bu kişiler kendilerinde çok büyük meziyetler olduğunu kendilerine ve çevrelerine atfediyor olsalar bile aslında gerçeğin hiçte öyle olmadığını kendi yalnızlıklarının içerisine çekildiklerinde daha iyi anlıyorlar. Sivil toplum kuruluşlarını, dinamik kurumları ve hatta Bakanlıkları yöneten çok güçlü sandığımız insanların üzerlerindeki makam elbisesi alındığında ortaya çıkan tek şey, kocaman bir yalnızlık ve hiçlik… “İnsanın derisi, dinidir” diyen bir devlet ve siyaset büyüğümüzün Ramazan Ayı’nda iftar sonrası bir konuşmasına şahitlik ettim. Anadolu insanının derisinin İslam olduğunu, kişinin üzerindeki her sıfat ve makamın aslında bir elbiseden ibaret olduğunu üst üste vurguluyordu. Belki de bugün içerisinde bulunduğumuz siyasi ve kamusal çıkmazların tabiatında elbiseyi deri, deriyi elbise sanma hissiyatımız yatıyordur kim bilir… Türkiye’nin kendi kendisine konuşan, kendi kendisinin hayalleri ile karşısında hitap ettiği toplumları veyahut liderlik ettiği insanları öteye taşıdığını sanan insanlar yığını ile yorulduğunun farkında olmak zorundayız. Toplumların geldiği nokta; ülkelerin inançları, kültürleri, ekonomileri, öz değerleri ve lider karakterleri ile doğru orantılıdır. Türkiye’nin halen daha bir savaşa girmemesine rağmen tüm savaş dinamiklerine hazır olması ile Avrupa başta olmak üzere Afrika ve Asya ülkelerinin sürekli bir savaş dikeni üzerinde oturdukları hissiyatı bununla ilişkilidir. Lideri güçlü toplumlar mı? Yoksa toplumu güçlü liderler mi? Belki de bugün en fazla tartışmaya ihtiyaç duyduğumuz husus bu diyebiliriz. Türkiye’nin demografik dinamiklerini ve inançlarını, kültürlerini ve tarihi izlerini doğru okumamız elbette önemli. Peki, insanların yenidünya düzeninde bıraktıkları dijital izler ile Türkiye’nin geleneksel toplum yapısı ne kadar birbiri ile örtüşüyor? İşte tamda burada karşımıza şu soru çıkıyor; “lideri güçlü toplumlar mı? Yoksa toplumu güçlü liderler mi?” Avrupa başta olmak üzere dünya genelinde ülkelere baktığımızda anne ve babası belli olmayarak doğan çocuk sayısı oranlarını hiç irdelediniz mi? Toplumsal dejenerasyonu değerlendirmeden önce her şeyin başladığı yere yani toplumun var olma başlangıcına, doğuma ve ölüme kafa yormalıyız. Hangi ülkelerde doğumlar nasıl gerçekleşmekte? Hangi ülkelerde ölümlere sebep olan etkenler neler? Aile kavramı hangi ülkede ne durumda? Türkiye’de son yıllarda baş gösteren “emeklilik maaşları yetmiyor” çığlıklarının altında yatan husus sadece ekonomik gerçeklik mi? Yoksa hayat standartlarının güçlenmesi ile ölüm oranları düşen ve yine dijitalleşen toplumun genç nüfus doğurganlık oranlarının sıfır seviyesine doğru hızla düşmesi mi? Doğanların sayısı ölenlerin sayısından çok olmadığından ötürü yaşanan dengesizlik ile sözüm ona gençlerin ifade ettiği “ileri yaşlı siyasetçiler” tarafından yönetiliyoruz söylemleri benzerlik gösterir. Bugün Türkiye’nin içerisinde bulunduğu monolog siyasetin de güçlü liderlerin üretilememesinin de ana nedeninde aynı kaynaklar vardır. Toplum, derisi ile elbisesini birbirine karıştırmıştır. Toplum, elbiseyi deriden daha kıymetli hale getirirken derisinden uzaklaşmaya ve onu üzerinden çıkarmaya çalışmaktadır. Derisi olmayan insan ve toplum ne kadar daha var olabilir? Güçlü liderleri üretebilmek için güçlü toplumlar oluşturmalıyız. Kendi kendimize konuşmak ve kendi fikirlerimizi birilerine empoze etmeye çalışmak yerine ortak paydalar doğrultusunda buluşmak zorundayız. Mesele hangimizin hangi siyasi partiden, hangi etnik yapıdan veyahut hangi inançtan olduğumuz ile ilgili değildir değerli dostlar. Mesele, aynı topraklarda tüm değerlere ve toplumsal kültürlere olan saygımız ve başta birbirimize olmak üzere kendimize olan inancımızı yitirmemiz ile alakalıdır. İnançları, mezhepleri ve kültürleri yüzyıllardır iç içe yaşan Türkiye, monolog toplum ve siyaset tuzağından kurtularak hızla bütünsel yaklaşıma yönelen adımlar atmalıdır…
Ekleme Tarihi: 22 Şubat 2026 -Pazar
Ömer Küçükkaya

Monolog Siyaset ve Türkiye…

Ramazan Ayı’nın gelmesi ile birlikte yalnızlaşan şehirleri, şehirlerdeki yalnız karakterleri ve tükenen ideolojiler ile sivil toplum dinamiklerini daha net okuyabiliyoruz. Maddi imkânların olmadığı her yerde olduğu gibi kişiler, kurumlar ve kuruluşlar kendilerini derin bir yalnızlığın içerisine çekiyorlar. Kendi kendisi ile konuşan insanlara deli denildiği günlerden kendi kendine şehri kurtarma, ülkeyi kurtarma hayalleri kuran insanlar topluluğu ile yüzleşiyoruz. Her ne kadar bu kişiler kendilerinde çok büyük meziyetler olduğunu kendilerine ve çevrelerine atfediyor olsalar bile aslında gerçeğin hiçte öyle olmadığını kendi yalnızlıklarının içerisine çekildiklerinde daha iyi anlıyorlar. Sivil toplum kuruluşlarını, dinamik kurumları ve hatta Bakanlıkları yöneten çok güçlü sandığımız insanların üzerlerindeki makam elbisesi alındığında ortaya çıkan tek şey, kocaman bir yalnızlık ve hiçlik…

“İnsanın derisi, dinidir” diyen bir devlet ve siyaset büyüğümüzün Ramazan Ayı’nda iftar sonrası bir konuşmasına şahitlik ettim. Anadolu insanının derisinin İslam olduğunu, kişinin üzerindeki her sıfat ve makamın aslında bir elbiseden ibaret olduğunu üst üste vurguluyordu. Belki de bugün içerisinde bulunduğumuz siyasi ve kamusal çıkmazların tabiatında elbiseyi deri, deriyi elbise sanma hissiyatımız yatıyordur kim bilir…

Türkiye’nin kendi kendisine konuşan, kendi kendisinin hayalleri ile karşısında hitap ettiği toplumları veyahut liderlik ettiği insanları öteye taşıdığını sanan insanlar yığını ile yorulduğunun farkında olmak zorundayız. Toplumların geldiği nokta; ülkelerin inançları, kültürleri, ekonomileri, öz değerleri ve lider karakterleri ile doğru orantılıdır. Türkiye’nin halen daha bir savaşa girmemesine rağmen tüm savaş dinamiklerine hazır olması ile Avrupa başta olmak üzere Afrika ve Asya ülkelerinin sürekli bir savaş dikeni üzerinde oturdukları hissiyatı bununla ilişkilidir.

Lideri güçlü toplumlar mı? Yoksa toplumu güçlü liderler mi?

Belki de bugün en fazla tartışmaya ihtiyaç duyduğumuz husus bu diyebiliriz. Türkiye’nin demografik dinamiklerini ve inançlarını, kültürlerini ve tarihi izlerini doğru okumamız elbette önemli. Peki, insanların yenidünya düzeninde bıraktıkları dijital izler ile Türkiye’nin geleneksel toplum yapısı ne kadar birbiri ile örtüşüyor?

İşte tamda burada karşımıza şu soru çıkıyor; “lideri güçlü toplumlar mı? Yoksa toplumu güçlü liderler mi?”

Avrupa başta olmak üzere dünya genelinde ülkelere baktığımızda anne ve babası belli olmayarak doğan çocuk sayısı oranlarını hiç irdelediniz mi? Toplumsal dejenerasyonu değerlendirmeden önce her şeyin başladığı yere yani toplumun var olma başlangıcına, doğuma ve ölüme kafa yormalıyız. Hangi ülkelerde doğumlar nasıl gerçekleşmekte? Hangi ülkelerde ölümlere sebep olan etkenler neler? Aile kavramı hangi ülkede ne durumda?

Türkiye’de son yıllarda baş gösteren “emeklilik maaşları yetmiyor” çığlıklarının altında yatan husus sadece ekonomik gerçeklik mi?

Yoksa hayat standartlarının güçlenmesi ile ölüm oranları düşen ve yine dijitalleşen toplumun genç nüfus doğurganlık oranlarının sıfır seviyesine doğru hızla düşmesi mi? Doğanların sayısı ölenlerin sayısından çok olmadığından ötürü yaşanan dengesizlik ile sözüm ona gençlerin ifade ettiği “ileri yaşlı siyasetçiler” tarafından yönetiliyoruz söylemleri benzerlik gösterir.

Bugün Türkiye’nin içerisinde bulunduğu monolog siyasetin de güçlü liderlerin üretilememesinin de ana nedeninde aynı kaynaklar vardır. Toplum, derisi ile elbisesini birbirine karıştırmıştır. Toplum, elbiseyi deriden daha kıymetli hale getirirken derisinden uzaklaşmaya ve onu üzerinden çıkarmaya çalışmaktadır. Derisi olmayan insan ve toplum ne kadar daha var olabilir? Güçlü liderleri üretebilmek için güçlü toplumlar oluşturmalıyız. Kendi kendimize konuşmak ve kendi fikirlerimizi birilerine empoze etmeye çalışmak yerine ortak paydalar doğrultusunda buluşmak zorundayız.

Mesele hangimizin hangi siyasi partiden, hangi etnik yapıdan veyahut hangi inançtan olduğumuz ile ilgili değildir değerli dostlar. Mesele, aynı topraklarda tüm değerlere ve toplumsal kültürlere olan saygımız ve başta birbirimize olmak üzere kendimize olan inancımızı yitirmemiz ile alakalıdır. İnançları, mezhepleri ve kültürleri yüzyıllardır iç içe yaşan Türkiye, monolog toplum ve siyaset tuzağından kurtularak hızla bütünsel yaklaşıma yönelen adımlar atmalıdır…

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ekosektor.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.