Yarını görmek, bugünü daha iyi okuyarak tahlil edebilmek için geçmişi çok iyi bilmek gerekir. Geçmişini bilmeyen milletlerin devletleri hiçbir zaman payidar kalamamıştır! Türkiye Yüzyılını konuşurken Türk’ün, Türk Devleti’nin ve Milleti’nin son yüz hatta iki yüz yıl yılını tahlil etmek zorundasınız. Aksi halde nereye gidecek olursanız olun yolun sonu büyük bir çıkmaz veyahut çukurdur…
Türkiye’yi her ne kadar birileri Osmanlı’dan kalan son toprak parçası ve Türklerin yurdu olarak görüyor olsalar bile aslında işin aslının öyle olmadığını, Türklerin Anadolu’yu terk etmemek adına daha yüz binlerce kilometrekare topraktan ve insan ile maden ve daha birçok güçten feragat ettiklerini anlayamayanlardır. Anadolu toprakları yüzlerce yıl önce olduğu gibi bugünde yine Dünya’nın merkezi ve medeniyetlerin beşiğidir. Ne insan; iddia edildiği şekilde taş ve tunç devrinde olduğu gibi yabaniydi, ne de insanlık! Görmediğimiz, bilmediğimiz ve bize okutulan karanlık tarih ile öğretilen yalanlar ışığında kaybolmuş bir halde bugünlerdeyiz. Oysa bilginin peşinden koşanlar göreceklerdir ki ve bilmektedirler ki; ne insan, ne de insanlık hiçbir zaman yaban ve yabani kalmamıştır! Ve tüm savaşlar din merkezli olarak çıkmıştır…
Osmanlı tarihini son iki yüzyıl öncesine doğru incelediğimizde gözümüze 1826 yılındaki ‘Dekabristlerin Ayaklanması’ çarpar. 1825 yılında gerçekleşen bu başarısız ayaklanma, Rus Devleti’ne yönelik bir hamle olmasına rağmen sonrasına yönelik hamleler ve sonrasında yaşanan süreçte ortaya çıkan sonuçlar çok kritiktir. Şöyle ki; ayaklanmanın akabinde ki 50 yıllık süreç sonunda 93 Harbi süreci başlamış ve devamında Osmanlı çok büyük topraklar kaybederek, bedeller ödeyerek, milyonlarca insanın göçüne maruz kalarak ekonomisini tüketme noktasına varmış ve Birinci Dünya Savaşı’na çok hazırlıksız yakalanmıştır!
Ve bu olaylar sürecinden yüzyıl sonrasına döndüğümüzde, ‘Nasturi Ayaklanması’ gözümüze çarpar. 1915 yılında başlayan ayaklanmalar Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında yeniden ve sessizce alevlendirilerek 1924 yılı sonunda başlayan bu ayaklanmaları görmezden gelmemiz imkânsızdır. ‘Nasturiler kimdir’ sorusu üzerinden yürüdüğümüzde görmekteyiz ki; bugün olduğu gibi o dönemde Mesihsel bir doktrin Dünya’da farklı bir akım başlatmış ve yine bu işin merkezi olarak Anadolu’yu seçmiştir. Ve hem ‘Dekabristlerin Ayaklanması’ hem de ‘Nasturi Ayaklanması’ incelendiğinde karşımıza arka planda sessizce duran Birleşik Krallık yani İngilizler çarpar. Ve görülmektedir ki; hem Rusya hem Anadolu içlerinde çıkan tüm ayaklanmalarda ırktan ziyade din arka planda ana aktör kalmış ve Hıristiyan azınlıklar içerisinde var olan çatışmalar ile ayrılıklar süreçleri toplumsal kitle isyanlarına dönüşmüştür.
Bugüne geldiğimizde Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “İmralı’ya giderim” çıkışı üzerinden başlayan sosyal medya süreçlerinin topluma ve sokağa yansımaları kadar siyasete yansımaları da önemlidir. Papa’nın Türkiye’ye gelmesine çok kısa bir süre kala gerçekleşen bu çıkış acaba iki yüzyıl öncesinden alınan ders ile gelecek 50 yılı, 2-3 yıl içerisinde yaşatmak isteyenlere karşı bir önlem çıkışı mıdır?
Dünya’nın yeniden şekillendiği; Rusya ve Çin’in hedeflerinin genişlediği ve aynı dönemde İngilizler ile Amerika’nın her iki ülkeye yönelik yaptırım hamlelerinin ön merkezi veyahut meydan muharebesi Anadolu topraklarında mı yapılacak veyahut yapılmaktadır? Güneşin batmadığı ülke olan Birleşik Krallığın yeni silahlı gücü Hindistan’ın, Çin ve Pakistan sıkıştırmaları ile Rusya’nın Avrupa üzerinden Balkanlar hayali ve Azerbaycan üzerinden hayata geçirdiği hamleleri Türk Devlet Aklı önceden görerek kritik bir kalp masajı mı yaptı?
