“İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara sığındım.”
Bir insanın hayatını tek cümleyle anlatmak mümkün olsaydı, Cemil Meriç'in hayatı belki de bu sözün etrafında şekillenirdi. O, insanın insana yabancılaştığı, düşüncenin ideolojilerin dar koridorlarına sıkıştırıldığı, hakikatin sloganların gölgesinde kaybolduğu bir çağda kitaplara sığınan bir mütefekkirdi. Kitaplar onun için yalnızca bilgi kaynağı değil, aynı zamanda bir yurt, bir sığınak ve bir medeniyet hafızasıydı.
Bugün Cemil Meriç'in aramızdan ayrılışının üzerinden yıllar geçmiş olsa da onun sesi hâlâ bu toprakların düşünce hayatında yankılanmaya devam ediyor. Çünkü Meriç yalnızca yaşadığı dönemin meseleleriyle ilgilenen bir yazar değildi. O, Türkiye'nin zihinsel macerasını anlamaya çalışan, Doğu ile Batı arasında sıkışan bir toplumun hafızasını yeniden inşa etmeye çalışan büyük bir fikir işçisiydi.
Cemil Meriç'in en önemli taraflarından biri, düşünceyi bir meslek veya akademik kariyer meselesi olarak görmemesiydi. Onun nazarında düşünmek, insanın kendisiyle ve çağla hesaplaşmasıydı. Bu yüzden eserlerinde kesin hükümlerden çok arayışlar, cevaplardan çok sorular vardır. Her kitabı bir muhasebe, her satırı bir hesaplaşma metni gibidir. Kendi ifadesiyle “düşünce, insanın kendi kendisiyle yaptığı en çetin mücadeledir.”
Bugün hangi meslekten olursak olalım; öğretmen, akademisyen, bürokrat, mühendis, esnaf ya da öğrenci... Eğer yaşadığımız çağı anlamaya çalışıyorsak, eğer ülkemizin fikrî meseleleri üzerine düşünüyorsak, Cemil Meriç'in açtığı kapılardan geçmek zorundayız. Çünkü o, bize hazır cevaplar sunmaz; aksine düşünmenin sorumluluğunu yükler. İnsanları taraftarlığa değil, tefekküre davet eder.
Meriç'in eserlerinin bugün hâlâ okunuyor olmasının sebebi de budur. Zira onun meseleleri eskimemiştir. Kültürel yabancılaşma, kimlik bunalımı, tercüme zihniyeti, entelektüel bağımsızlık, medeniyet tasavvuru ve dil meselesi hâlâ gündemimizdedir. Aradan geçen onca yıla rağmen Türkiye'nin cevap aradığı birçok sorunun izleri onun kitaplarında bulunabilir.
Ne var ki günümüzde düşünürlerimizi yalnızca ölüm yıldönümlerinde hatırlamak gibi bir alışkanlığımız da var. Oysa fikir adamları anma programlarının değil, canlı okuma kültürünün konusu olmalıdır. Cemil Meriç'i gerçekten anmak istiyorsak onun kitaplarını yeniden gündeme taşımalı, genç kuşaklarla buluşturmalı ve fikirlerini tartışmaya devam etmeliyiz. Çünkü düşünürler, eserleri okunduğu sürece yaşarlar.
Bu noktada mesele yalnızca Cemil Meriç değildir. Bu toprakların yetiştirdiği bütün mütefekkirler için aynı hassasiyeti göstermek zorundayız. Düşünce hayatı, geçmişte söylenmiş sözleri sürekli yeniden yorumlayabilen toplumlarda gelişir. Kendi düşünürlerini ihmal eden toplumlar ise başkalarının kavramlarıyla düşünmeye mahkûm olurlar.
Cemil Meriç, hayatı boyunca zihinsel bağımsızlığın mücadelesini verdi. Hiçbir ideolojik kalıba bütünüyle sığmadı. Bu yüzden zaman zaman yalnız kaldı, yanlış anlaşıldı, eleştirildi. Fakat bütün bunlara rağmen düşünmekten vazgeçmedi. Kitapların ışığında kendi yolunu açtı. Belki de bugün onun eserlerinde hâlâ canlılığını koruyan şey budur: Hakikati arama cesareti.
Ölüm yıl dönümünde Cemil Meriç'i anarken hatırlamamız gereken en önemli husus, onun bıraktığı kitapların birer kültür mirası olduğudur. Çünkü o kitaplar yalnızca bir dönemin tanıklığı değil, aynı zamanda geleceğe bırakılmış düşünce mektuplarıdır. Bugün bize düşen görev ise bu mektupları yeniden açmak, yeniden okumak ve yeni nesillere ulaştırmaktır.
İnsanlar kıyıcı olabilir; gündelik hayatın gürültüsü düşünceyi bastırabilir; çağın hızına kapılanlar okumayı ihmal edebilir. Fakat Cemil Meriç'in hayatı bize şunu hatırlatmaya devam ediyor: Kitaplar yalnızca bilgi vermez, insanı kendisine de ulaştırır. Ve bazen bir milletin hafızasını koruyan en güçlü sığınak, bir düşünürün yıllar önce kaleme aldığı satırlardır.
