Bazı haberler vardır; ilk duyulduğunda insana tebessüm ettirir. Sınav günü yanlış okula giden bir öğrenci, sınav merkezini karıştıran bir aday ya da birkaç dakika geciktiği için kapıda kalan gençler... Olayın dışarıdan görünen tarafı basittir: Bir hata yapılmış, bir fırsat kaçırılmıştır. Fakat biraz durup düşününce bu tür hadiselerin yalnızca bireysel bir dikkatsizlikten ibaret olmadığını fark ederiz. Çünkü insanın zamanla, mekânla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin izleri bazen en çok böyle anlarda görünür olur.
Bir sınav sabahı aslında sıradan bir sabah değildir. O günün sabahında yalnızca bir öğrenci değil; aylarca, bazen yıllarca emek vermiş bir hayat hikâyesi yola çıkar. Kitapların arasında geçirilen geceler, ertelenen geziler, kurulan hayaller ve beklenen sonuçlar o sabahın içinde toplanır. Böylesine önemli bir günün yanlış bir okulun kapısında son bulması, üzerinde düşünülmesi gereken bir sembole dönüşür.
İnsan, bildiği yere giderken daha az korkar. Çünkü mekân yalnızca coğrafi bir konum değildir; aynı zamanda güven duygusunun da taşıyıcısıdır. Evimize dönerken yol sormayız. Mahallemizde yürürken tereddüt etmeyiz. Bildiğimiz sokaklar bize bir aidiyet hissi verir. Fakat yanlış okula giden öğrencinin hikâyesi biraz da modern insanın mekânla kurduğu ilişkinin zayıflamasını gösterir. Teknolojinin sunduğu kolaylıklar sayesinde yolları öğrenmek yerine cihazlara teslim ediyoruz. Gidilecek yeri zihnimizde kurmak yerine ekranın gösterdiği oku takip ediyoruz. Sonunda ise bazen bulunduğumuz yerde olmamız gerekirken başka bir yerde buluyoruz kendimizi.
Bu durum yalnızca fizikî mekânlarla ilgili değildir. İnsan düşünsel hayatında da zaman zaman yanlış adreslere gidebilir. Kendi hayatının sorularına başkalarının cevaplarıyla ulaşmaya çalışabilir. Kendine ait olmayan hedeflerin peşinden koşabilir. Yanlış okulun kapısında bekleyen öğrenci ile yanlış bir hayatın eşiğinde duran insan arasında sanıldığından daha fazla benzerlik vardır. Her ikisi de aslında gitmesi gereken yeri son anda fark etmiştir.
Sınava geç kalma meselesi ise zamanla kurduğumuz ilişkinin başka bir yüzünü gösterir. Modern çağın insanı zamanı ölçüyor ama onu yaşamayı giderek unutuyor. Saatlerimiz var fakat vaktimiz yok. Takvimlerimiz dolu fakat zihnimiz dağınık. Her şeyi son dakikaya bırakma alışkanlığı, yalnızca bir planlama eksikliği değil, aynı zamanda zamanın kıymetini kavrayamamanın da işaretidir. Çünkü insan değer verdiği şeylere erken gider. Beklemeyi göze alır. Risk almak istemez. Geç kalmak çoğu zaman saatten önce zihinde başlar.
Bununla birlikte bu olaylara sadece ihmal penceresinden bakmak da eksik olur. Çünkü sınav sabahları aynı zamanda kaygının en görünür olduğu anlardır. İnsan bazen en çok önem verdiği şeylerde hata yapar. Heyecan, dikkat dağınıklığı ve zihinsel yorgunluk, normalde yapılmayacak yanlışları mümkün hâle getirir. Bu yüzden yanlış okula giden ya da birkaç dakika geciken gençleri yalnızca eleştirmek değil, onların omuzlarında taşıdığı yükü de anlamaya çalışmak gerekir.
Belki de bu hadiselerin bize öğrettiği en önemli şey şudur: Hayat büyük kırılmaları her zaman büyük olaylarla hazırlamaz. Bazen birkaç dakikalık gecikmeler, bazen yanlış bir kapı, bazen de okunmayan bir adres insanın karşısına önemli sonuçlar olarak çıkabilir. Bu yüzden dikkat, yalnızca bir beceri değil; aynı zamanda hayata karşı geliştirilmiş bir ahlaktır. İnsan yaşadığı dünyaya ne kadar dikkat kesilirse, kendisine de o kadar yaklaşır.
Yanlış okulun kapısında bekleyen öğrenciye baktığımızda aslında çağımızın bir fotoğrafını görürüz. Acele eden, yetişmeye çalışan, kaygılanan, yönünü zaman zaman kaybeden ama yine de bir yere ulaşmaya çalışan insanın fotoğrafını... Ve belki de bu yüzden mesele yalnızca bir sınav hikâyesi değildir. İnsanın hayat yolculuğunda doğru zamanı ve doğru yeri bulma çabasının küçük ama anlamlı bir temsilidir. Çünkü bazen insanın bütün hikâyesi, doğru kapıyı zamanında bulabilme meselesinde düğümlenir.
