Dijital çağda teknoloji artık yalnızca hayatı kolaylaştıran bir araç değil. Bugün teknoloji, hakikatle kurduğumuz ilişkiye kadar uzanan bir “dönüştürücü güç” hâline geldi. Bilgiyi üretiyor, dolaştırıyor, sıralıyor; en önemlisi de “neyi önemli sayacağımıza” dair kararlarımızı görünmez bir biçimde yönlendiriyor. Bursa Yeni Dünya Vakfı Konuşmaları kapsamında Ahmet Dağ’ın yaptığı değerlendirme tam da bu gerçeğin merkezine dokunuyor: Karşımızda sıradan bir yanlış bilgi sorunu yok; daha derin, daha köklü bir mesele var. Bu, adını koymamız gereken yeni bir kriz: Algoritmik hakikat krizi.
Bu kriz, sadece “insanlar artık yalan söylüyor” cümlesiyle izah edilemez. Yalan tarih boyunca vardı. Dedikodu her dönemde oldu. Propaganda da. Ancak bugün yaşanan şey başka: Bilginin anlamdan kopması. İçeriklerin doğruluğu değil, etkililiği; gerekçesi değil, performansı konuşuluyor. Üstelik bu performans, yalnızca insan eliyle değil, yapay zekâ eliyle de çoğaltılıyor.
Bugün ekranlarımızda akan şey bilgi değil; bir tür ikna mühendisliği. Algoritmaların düzenlediği bir gerçeklik.
Ahmet Dağ’ın üzerinde durduğu kritik nokta şu: Yapay zekâ sistemleri insan gibi düşünmüyor. Muhakeme yürütmüyor. Hakikate dair bir niyeti yok. Büyük ölçüde yaptığı şey; muazzam veri yığınları üzerinden olasılık hesabı yapmak ve en muhtemel cümleyi üretmek. Yani karşımıza çıkan çıktı, çoğu zaman “hakikat” değil; dilsel olarak en ikna edici ihtimal.
Burada tehlikeli bir yanılsama doğuyor: Sistem akıcı konuştuğu için, tutarlı bir dil kurduğu için, bizim zihnimizde “demek ki biliyor” düşüncesi oluşuyor. Oysa bu bilme değil, bir performans. Anlamın değil, dilin güçlü bir nümayişi.
Tam da bu yüzden dezenformasyon artık yalnızca yalan haberin yayılması değildir; yanlışın hakikat görünümüne bürünmesidir. Kandırılmak eskiden daha zordu. Şimdi daha kolay. Çünkü kandıran sadece bir “yalan” değil; yalanın içine yerleştirilmiş kusursuz bir anlatı.
Üstelik bu anlatı, ısrarla önümüze çıkarılıyor. Çünkü sistemler yalnızca içerik üretmiyor; içerikleri dolaşıma sokuyor.
Konuşmanın ikinci kritik boyutu ise yapay zekânın şeffaf olmaması. Derin öğrenme sistemlerinin çoğu bir “kara kutu” gibi çalışıyor: Sonucu üretiyor, ama sonucu hangi gerekçeyle ürettiğini topluma açıklamıyor. Bugün milyonlarca insanın ne okuduğunu, hangi habere inandığını, hangi videoyu izlediğini belirleyen mekanizma büyük ölçüde bu “kara kutu”.
Bu noktada hakikat, gerekçeli bilgi olmaktan çıkıp bir tür teknik başarıya dönüşüyor. “Doğru mu?” sorusu giderek arka plana düşüyor, onun yerine “Etkili mi?”, “Tıklanıyor mu?”, “Yayılıyor mu?” soruları öne geçiyor.
Bir içeriğin kaç kez paylaşıldığı, kaç saniye izlendiği, kaç kişiye ulaştığı… Bunlar, “doğruluk” yerine geçen yeni göstergeler hâline geliyor. Ve burada korkutucu bir eşik var: Eğer doğru ile etkili yer değiştirirse, toplumun ortak zemini kaybolur. Çünkü toplum, hakikatte buluşarak ayakta kalır. Ortak hakikat yoksa ortak gelecek de inşa edilemez.
Mesele yalnızca metin üzerinden de yürümüyor. Ahmet Dağ’ın özellikle dikkat çektiği bir diğer boyut: Ses ve görüntü üzerinden oluşan dezenformasyon.
Bugün deepfake teknolojileriyle bir kişi hiç söylemediği bir sözü söylemiş gibi gösterilebiliyor. Hiç yaşanmamış bir olay yaşanmış gibi servis edilebiliyor. Böylece görüntü, tarihin çok uzun bir dönem boyunca sahip olduğu o güçlü anlamını yitiriyor. Eskiden “gördüm” demek, en güçlü kanıtlardan biriydi. Şimdi “gördüm” demek bile yetmiyor. Çünkü gördüğümüz şeyin gerçek olup olmadığını artık bilemiyoruz.
Bu yalnızca bireysel bir sorun değil; toplumsal bir kırılma. Çünkü görüntü kanıt olmaktan çıkınca güven zayıflıyor. Güven zayıflayınca toplum ortak gerçeklikten uzaklaşıyor. Ortak gerçeklik kaybolunca, manipülasyon kolaylaşıyor. Artık herkesin kendi hakikati var; ama kimsenin ortak hakikati yok.
İşte tam da burası “algoritmik hakikat krizinin” en yıkıcı tarafı: Toplumsal zemini çökertmesi.
Bir diğer kritik nokta, yapay zekânın ve algoritmaların “tarafsız” ve “nesnel” bir akıl gibi sunulması. Oysa hiçbir algoritma boşlukta çalışmaz. Her algoritma bir amaçla tasarlanır. Verisi seçilir. Kategorileri belirlenir. Öncelikleri düzenlenir.
Dolayısıyla algoritmalar, mevcut eşitsizlikleri yeniden üretebilir; hatta daha görünmez biçimde güçlendirebilir. Çünkü bir şeyin taraflı olması bazen görünürdür ve mücadele edilebilir. Ama taraflılığın “nesnellik maskesiyle” sunulması onu daha tehlikeli kılar.
Üstelik dijital platformlar kullanıcı davranışlarını ölçerek kişiyi yönlendirme kapasitesi kazanıyor. Öneriler, akışlar, bildirimler, “senin için seçtik” listeleri… Bunlar basit kolaylıklar değildir. Bunlar insan davranışına dönük bir dürtme mekanizmasıdır.
Baskı kurmadan yönetmek… Tam da modern tahakküm böyle çalışır. Kimse “şunu yap” demez. Ama herkesin önüne aynı akış düşer, aynı içerikler çıkar, aynı eğilimler üretilir. Sonra buna “doğal tercihler” denir.
Oysa tercih bile artık tasarlanabilir bir şeydir.
Ahmet Dağ’ın konuşmasında asıl kıymetli olan yerlerden biri de tam burada başlıyor: Bu tabloyu yalnızca korku ve karamsarlık üretmek için okumamak gerektiğini özellikle vurguluyor.
Çünkü bu düzen geçici değil. Geri döndürülebilir değil. Dijital dünya artık hayatın parçası. Yapay zekâ, algoritmalar, platformlar… Bunlardan kaçmak, bir ormana çekilip telefon kapatmak kadar romantik bir hayal olarak kalır.
Asıl mesele bu yeni şartlardan kaçmak değil; onunla yaşamayı öğrenmek.
Ama nasıl? Yüzeysel tepkilerle değil. Bir öfke patlamasıyla değil. “Kapatın interneti” gibi nostaljik çağrılarla değil. Çözümün kapısı daha derin bir yerde: Derinlikli öğrenme ve bilinçli farkındalık.
Bugün hız çağındayız. Hız, düşünceyi boğuyor. Hız, sabrı öldürüyor. Hız, muhakemeyi zayıflatıyor. Ve tam da bu yüzden bireyin en önemli savunma hattı; hızın dayattığı refleksler değil, hakikati arayan sabır, anlamı koruyan düşünce ve eleştirel muhakemedir.
Belki bu çağın en büyük cihadı, en büyük direnişi şudur:
Hızla gelen şeye teslim olmamak.
Konuşmanın vardığı yer oldukça net: Sorun yalnızca “teknoloji sorunu” değildir. Bu, epistemolojik bir krizdir; yani bilginin ne olduğuna dair bir kriz. Etik bir krizdir; çünkü hakikatle sorumluluk arasındaki bağ çözülüyor. Siyasal bir krizdir; çünkü ortak gerçeklik yıkıldığında toplum yönetilebilir, yönlendirilebilir ve bölünebilir hâle gelir.
Bu yüzden çözüm de yalnızca daha iyi yazılım yapmak değildir.
Çözüm:
• Eleştirel aklı güçlendirmek,
• Yapay zekâ okuryazarlığını yaygınlaştırmak,
• Şeffaflık ve hesap verebilirliği toplumsal talep hâline getirmek,
• Ve en önemlisi: Hakikatle ilişkimizi yeniden kurmaktır.
Algoritmalar hız üretebilir. Ama vicdan üretemez. Algoritmalar içerik sıralayabilir. Ama anlam sıralayamaz. Algoritmalar görünürlük belirleyebilir. Ama doğruyu belirleyemez.
Dijital çağın puslu dünyasında hakikati koruyacak olan şey, algoritmanın gücü değil; insanın muhakemesi, vicdanı ve sorumluluk bilincidir.
Ve belki de bugün en temel sorumuz şudur:
Hakikat mi bizi yönetecek, algoritma mı?
