Bir şehri şehir yapan sadece binalar mıdır, yoksa insanın aklı, ruhu ve alışkanlıkları da bu tanımın içine dâhil midir? Bir şehri şehir yapan şey ne yollarıdır, ne köprüleri, ne de gökyüzünü delen yüksek binalarıdır. Bunlar sadece bir yerleşimi mümkün kılar. Oysa şehir dediğimiz şey, insanın ruhuyla kurduğu ortak bir düzendir.
Bir şehirde yaşamak, görünmez bir sözleşmenin içine girmek demektir. Sokakta yürürken bir simitçinin tezgâhını görmek, sabah ezanını ya da bir tramvayın cızırtısını işitmek, insanın farkında olmadan bir kültürü içine çekmesidir. Bu kültür yalnızca kurallardan ibaret değildir; bir yaşama terbiyesi, bir hissediş biçimi, bir birlikte var olma talimidir.
Bir insan yalnız başına bir evi ev yapabilir ama tek başına bir şehri şehir yapamaz. Çünkü şehir, her insanın kendi hikâyesini başkalarıyla temas ederek oluşturduğu ortak bir dokudur. Bu doku alışkanlıklardan beslenir. Bir şehirde insanlar nasıl selamlaşır, sabahları hangi telaş sokaklara siner, insanlar birbirine ne kadar mesafe bırakır; bütün bunlar görünmezdir ama şehir denilen organizmanın ruhunu oluşturur.
Şehir aynı zamanda bir hafızadır. Geçmişten bugüne taşınan ritüeller, mimari izler, pazar yerleri, meydanlar, camiler, hanlar, okullar şehre bir kimlik kazandırır. Bir meydanın ortasındaki ağaç, bir şehrin hafızasında bir buluşma noktası olabilir. Bir çeşme, nesiller boyu su içenlerin anılarını taşır. Bir sokak, kaybolan çocuklukların izi hâline gelir. Bu yüzden şehir sadece bir coğrafya değil, bir karakterdir.
İnsan yaşadığı şehrin karakterine göre değişir. Sakin bir şehirde insan yavaşlar, gürültülü bir şehirde hızlanır, kültürlü bir şehirde incelir, ruhsuz bir şehirde kabalaşır. Bir şehri anlamak, çoğu zaman kendini anlamanın da bir yoludur. Çünkü şehir insana sessizce şu soruları sorar: Benim ritmimle uyumlu musun, benim dilimi duyuyor musun, benim içimde kendine bir yer bulabiliyor musun?
Bu söylediklerimiz soyut bir şehir tasavvuru değildir; yaşayan şehirlerde karşılığı vardır. Mesela Bursa, bir şehrin nasıl hafıza taşıdığını ve bu hafızanın insanına nasıl sirayet ettiğini hâlâ hissettiren şehirlerden biridir. Bursa, insanı aceleye zorlamaz; yokuşlarıyla, yeşiliyle, su sesiyle ve gölgeli sokaklarıyla yavaşlamayı öğretir. Şehrin ritmi, dağın eteklerinden ovaya doğru inerken insana hayatın sadece tüketilecek değil, idrak edilecek bir şey olduğunu hissettirir.
Bursa’da zaman bazı yerlerde başka akar. Bir cami avlusunda durduğunda, bir hanın taş duvarına dokunduğunda, çarşıda yürürken geçmişle bugünün yan yana durduğunu fark edersin. Bu şehir insana yalnızca bir mekân sunmaz; bir edep, bir ölçü, bir yaşama terbiyesi telkin eder. Komşuluk hâlâ bir hatırdır, selam hâlâ bir bağdır. Yeşil, göze değil ruha ferahlık verir; su yalnızca susuzluğu değil, hafızayı da besler.
Şehir, insanı farkında olmadan yoğurur. Çünkü şehir sadece yaşadığımız yer değildir; düşünme hızımızı, duygu derinliğimizi, sabır süremizi ve hayal kurma imkânlarımızı belirleyen bir atmosferdir. Bir şehirdeki gürültünün tonu bile insanın ruhunu değiştirir. Sokakların karanlığı, yolların genişliği, parkların ferahlığı, insanların yüzündeki ifade zamanla insanın içine işleyen bir dile dönüşür.
Her sabah aynı güzergâhtan geçen bir insan, aslında aynı şehir tarafından her gün yeniden yazılır. Ama bu ilişki tek yönlü değildir. İnsan da şehri yazar. Bir çiçeği sulamak, çöpe atılacak bir şeyi yere atmamak için çöp kutusu aramak, toplu taşımada birine yer vermek, sokak hayvanlarına bir kap su koymak, birine gülümsemek… Bunların her biri şehrin dokusuna eklenen küçük ama anlamlı bir izdir. Çünkü şehir, insanların birbirlerine kattığı küçük iyiliklerin birikimidir.
Bu noktada insan kendine şu soruyu sormalıdır: Yaşadığım şehri daha yaşanabilir bir yer hâline getiren tarafta mıyım, yoksa şehrin yükünü artıran tarafta mı? Şehir sadece alınan hizmetlerin toplamı değildir; verilenlerin de toplamıdır. Bir insan şehre küçücük bir iyilik eklediğinde bile şehir değişir. Belki hemen fark edilmez ama şehrin ruhunda mutlaka bir iz bırakır.
Şehir kültürü kaybolduğunda insan, öncelikle kendini kaybeder. Çünkü bir insanın kim olduğunu en çok belirleyen şey, nerede yaşadığı, kimlerle yan yana durduğu ve nasıl bir düzen içinde hayata karıştığıdır. Kültür insana tutunacak ipler verir. Bu ipler kopunca insan boşlukta kalır. İlk kayıp hafızadır. Kültür kaybolduğunda şehirlerin hafızası silinir; sokak adları anlamsızlaşır, mekânlar hatırasızlaşır. Hafızası olmayan insan yönünü kaybeder.
Sonra bağlar kopar. Şehir kültürü insanları birbirine bağlar; kaybolduğunda herkes kendi kabuğuna çekilir. Mahalle duygusu yok olur, komşuluk ölür, selam bile bir yük hâline gelir. İnsan kalabalıklar içinde yalnız kalır ama yalnızlığının sebebini tam olarak kavrayamaz. Ardından ritim bozulur. Şehir bir ritimdir; sabahın, esnafın, pazarın, ibadetin, akşamın ritmi… Kültür gidince bu düzen dağılır. Ritim kaybolunca huzur da kaybolur.
Kültürle birlikte kimlik de silinir. Şehirler birbirine benzemeye başlar. Gökyüzüne bakan bir genç “Ben neredeyim?” sorusuna içinden cevap veremez. Şehir kültürünün kaybı sessiz bir yıkımdır; gürültü çıkarmaz ama ruhu çökertir. Bursa gibi kadim şehirler bu kırılganlığı bize daha açık biçimde gösterir. Eğer bu şehrin hafızasını, ritmini ve edebini koruyamazsak, kaybedilen yalnızca tarihî yapılar değil; insanı incelten o görünmez şehir terbiyesi olur.
Modernleşme şehirde insanı özgürleştiriyor gibi görünür. Seçenekler artar, hız artar, imkânlar çoğalır. Ama seçenekler çoğaldıkça insanın yalnızlığı da derinleşir. Modern şehir, insanı kalabalıklar içinde görünmez kılabilir. Bir metroda yüzlerce insanla yan yana gidersin ama kimse seni fark etmez. Özgürlükle yalnızlık modern şehirde aynı anda var olur.
Modernleşme yolculuk imkânlarını artırır, bilgiye erişimi kolaylaştırır, kendini ifade etme alanlarını genişletir, yaşam tarzı çeşitliliğini çoğaltır. Fakat bunun bedeli vardır. İlişkiler yüzeyselleşir, hız kültürü iç konuşmaları bastırır, kalıcı bağların yerini geçici temaslar alır, şehir büyüdükçe insan küçülür. Modern şehir insana bir yandan “İstediğin gibi yaşa” derken, diğer yandan “Kendini koru, kimse kimseye güvenmez” mesajını verir.
Bu çelişki insanı yorar. Bu yüzden modern şehirde en büyük özgürlük, insanın kendine bir yer, bir ritim, bir aidiyet ve bir mana bulabilmesidir. Aksi hâlde şehir, özgürlüğün kılığına girmiş bir yalnızlık üretir. Şehirle kurduğumuz ilişki, aslında insanın dünyayla kurduğu ilişkinin küçük bir modelidir. Ve belki de en hayati soru şudur: Yaşadığımız şehir bizi daha insan kılıyor mu, yoksa biz farkında olmadan şehirleri ruhsuzlaştıranlardan biri mi oluyoruz?
