Bugünkü yazıma beni çok etkileyen bir alegori ile giriş yapmak istedim. Platon’un mağarası... Gerçek olan “bize sunulanlar mıydı?” yoksa asıl gerçeklik “dışarıda bir yerde mi saklıydı?” Gördüklerimiz ve hissettiklerimiz belki de gerçek dünyanın gölgesinde oluşturulan yapay bir dünyanın gerçeği idi. Hiç düşündünüz mü?
Gördüklerimin ve hissettiklerimin kontrolü ben de mi? Belki de bizler kendi mağaramızda başkalarınca yaratılan gerçeklik ile yaşıyoruz. Platon’a dönecek olursak…
Teoriye göre:
Bazı insanlar karanlık bir mağaraya zincirlenmişlerdir ve sadece önlerini görebilecek şekilde başlarını çeviremezler. Bu insanlar, mağaranın girişinden yansıyan nesnelerin gölgelerini görür ve bunları gerçeklikleri olarak algılarlar. Bir gün bu insanlardan biri zincirlerinden kurtulur ve mağarayı terk eder. Dışarıda yeni bir gerçeklikle tanışır ve duvarda gördüğü gölgelerin gerçek olmadığının farkına varır. Bu kişi, mağaradaki arkadaşlarına gerçeği anlatmak için geri döner, ancak arkadaşları ona inanmaz ve onu deli olmakla suçlarlar.
Günümüz dünyasında bunu sosyal medyada gösterilen videolar, radyo ve televizyonlarda sunulan reklamlar, yayınlanan dizi ve filmler ile kıyaslayabiliriz. Hayatımız haline gelen tüm bu GERÇEKLİK bilincimizin altında ALGISAL BİR GERÇEKLİK oluşturarak bizi asıl BENLİĞİMİZDEN uzaklaştırıyor. Hayallerimiz, hedeflerimiz, duygularımız ve isteklerimiz sanal sunumların normali ile yönlendiriliyor.
‘Hep Mutlu Olmalıyım’, ‘Hep Daha İyi Bir Nesneye Sahip Olmalıyım’, ‘Hep Daha Kaliteli Marka Giyinmeliyim’, ‘Hep Ve EN Güçlü Olmalıyım’ , ‘Hep En İyi Mekânlara Gitmeli En Güzel Yiyecekleri Yemeliyim’, ‘Hep Param Olmalı’, ‘Hep En İyi İşe Sahip Olmalı ve En İyi Yerlerde Olmalıyım.’
HEP ve EN’lerin arasında kaybolmuş bir insanlığın hüznünü yaşıyoruz. İlişkilerimiz arasındaki samimiyet yerini güç savaşına bıraktı. EN iyisini sunmadığı sürece sevemez olduk. HEP marka giyinmedikçe beğenmez beğenilmez olduk. Statünün, gücün, paranın koşulsuz SAF sevginin önüne geçmesine engel olamadık. Annelerimizin yaptığı yemeği, sevenlerimizin sunabildiklerini, en kötüsü de kendimizi beğenmez olduk. Tatminsiz, tahammülsüz ve mutsuz bir toplum haline geldik. Farkında mısınız YORULDUK. Bu yorgunluk beraberinde birçok psikolojik sorunu getiriyor. Aile içi şiddet, akran zorbalığı, intihar vakaları, çıkar odaklı ilişkiler ve hayatın her alanında yaşanan ciddi öfke patlamaları...
GERÇEK BU DEĞİL
Dışarıdaki gerçek özümüzdeki gerçektir. Hepimiz kendi hikâyemizin savaşını veriyoruz. Bazen mutsuz bazen güçsüz hissedebiliriz. İçimizden bazen ağlamak gelebilir. Tüm bunlar normal süreçlerdir, elbet patolojik duruma ulaşmadığı sürece. Bazen birbirimize en iyi şeyleri sunamayabiliriz ama var olanı içtenlikle paylaşabilmek en iyi şey. Her şeye sahip olamayabiliriz ama birbirimize sahibiz bu her şeydir. Dışarıdaki dünyada evine çocuğuna yiyecek, giyecek götürmek için savaşan anne babalar, kendine iyi bir gelecek kurabilmek için mücadele eden gençler var ve bunları yaparken nelerden vazgeçtiklerini bilemeyiz.
Hayat hikâyemizi değil sosyal medya hikâyemizi gösteriyoruz. Zincirlerimizi Kırıp Mağaramızdan Dışarı Adım Atalım derim. Siz ne dersiniz?
