Nuh Muaz Kapan
Köşe Yazarı
Nuh Muaz Kapan
 

Yıldırım’ı Aramak: Taşların, Seslerin ve Zamanın Kökünde Bir Yürüyüş

Bazı yerler vardır; sadece gidilecek bir adres değildir onlar. Bir bakışı, bir nefesi, bir anı beklerler içinde. Yıldırım da böyle bir yerdir—gidilince değil, içine girilince idrak edilen. Haritanın kenarında bir isim değil; hatıraların tam ortasında, tarihin gölgesinde yaşanan bir zamandır. Ve bazen, tam da içimizde saklı duran bir taş gibi yer eder. Yürümekle başlar Yıldırım… Yere değil, tarihin omzuna basarak yürümek. Bu toprakta taşlar yalnız kaldırım değildir; Osmanlı’nın erken çağının sabrı, bir medeniyetin kalbidir. Her bir sokaktaki taşlar, üzerine eğilen niyetlerin, tarih boyunca geçen binlerce adımın hatırasını taşır. Gözle görünmeyeni gönülle gören için her taşın ruhu vardır; çünkü taş, sadece yerle bir olan değil, yerle birlikte anlam bulan bir varlıktır. Yıldırım sadece taş değildir—o aynı zamanda sestir. Bir sabah çarşısında yükselen ezan, Emir Sultan Cami avlusunda esen rüzgârın nakaratı, bir pazar yerinde havalanan sesler… Bu sesler yalnız kulağa değil, derinden içimize dokunur. Çünkü ses, mekânın hafızasıdır. Zaman susar belki, ama kaybolmaz; yankı olur, içimize siner. Gönül duymadıkça Yıldırım konuşmaz; ama suskunluğunda bile bir hikâye saklıdır. Ve her şehir gibi Yıldırım’ın da bir gölgesi vardır ardında. Bu gölge, güneşin değil zamanın izidir. Bazen Bursa’nın o eski yapıları altında geçmişi fısıldar, bazen daracık sokaklarda çocukluğumuzu hatırlatır. Gölge, varlığın başka yüzüdür. Onunla yürüyen yerler, kendi zamanlarını inşa eder. Gölgesiz kentlerse düşüncesiz, hafızasız, telaşlı olur. Yıldırım, yürürken anlaşılır. Arabayla geçip gidilen değil; adım adım içine girilen bir yerdir. Her adım bir cümle, her sokak zamanın satır arasıdır. Bir adım, Yeşil Cami’nin minaresine dokunur; bir diğeri Emir Sultan’dan yükselen yolun izini sürer. Yavaş yürüyenler, duvar çatlağındaki zamanı selamlar. Ve bir yeri sevmek, onunla yürümekle başlar. Ama isim… Ah, ismin hatırası başka. “Yıldırım” dendiğinde içimizde bir kıpırtı olur; tarih ve bugün arasında uzanan bir hatıranın gölgesi. Bursa’nın bu beldesinin adı, geçmişin kudretiyle geleceğin umudunu taşır. İsmi unutulan yer, hafızasını yitirmiş insana benzer. Oysa Yıldırım’ın her harfi, Osman Gazi’nin kararlılığına, Orhan Gazi’nin vizyonuna aittir; bugünümüzle yarınlarımızı buluşturur. Ve bazı yerler vardır ki, haritada yalnızca bir nokta gibi görünürler; ama içimizde koca bir dünyadır onlar. Yıldırım da böyledir. Bir şehrin adı, bir çocuğun kalemine sinen tarih gibidir; hatta bir annenin yüzünde beliriveren sabır gibi. Kent, değişir… Zamanla dönüşür… Yeni binalar yükselir, eski hanlar restore edilir, modern yüzler ile tarihî dokular yan yana gelir. Bu kentsel dönüşüm sadece fiziksel değil; aynı zamanda gönlümüzdeki zamandaşlığı yeniden tanımlar. Yıldırım’ın sokakları, tarih ile geleceğin ritmini birlikte çalar. Yenilik, eskiden koparak değil; onunla konuşarak ilerler. Çünkü sağlam bir gelecek, köklerini unutmayan bir geçmişin üstüne inşa edilir. İnsan bazen bir taşın önünde durur, bir sesin kıyısında bekler, bir gölgenin peşinden yürür, bir ismi mırıldanır… Ve fark eder ki, şehir dediği şey dışarıda değil; içeridedir. Çünkü her şehir—her semt, her sokak—insanın kendi hatırasına açılan kapıdır. Yıldırım’ı aramak, aslında kendi içinde bir yolculuk yapmak gibidir: Her taşta bir sabır, her adımda bir yöneliş, her seste bir yankı, her gölgede bir iz, her dönüşümde bir umut ve her isimde bir hatıra vardır.
Ekleme Tarihi: 30 Aralık 2025 -Salı
Nuh Muaz Kapan

Yıldırım’ı Aramak: Taşların, Seslerin ve Zamanın Kökünde Bir Yürüyüş

Bazı yerler vardır; sadece gidilecek bir adres değildir onlar. Bir bakışı, bir nefesi, bir anı beklerler içinde. Yıldırım da böyle bir yerdir—gidilince değil, içine girilince idrak edilen. Haritanın kenarında bir isim değil; hatıraların tam ortasında, tarihin gölgesinde yaşanan bir zamandır. Ve bazen, tam da içimizde saklı duran bir taş gibi yer eder.

Yürümekle başlar Yıldırım… Yere değil, tarihin omzuna basarak yürümek. Bu toprakta taşlar yalnız kaldırım değildir; Osmanlı’nın erken çağının sabrı, bir medeniyetin kalbidir. Her bir sokaktaki taşlar, üzerine eğilen niyetlerin, tarih boyunca geçen binlerce adımın hatırasını taşır. Gözle görünmeyeni gönülle gören için her taşın ruhu vardır; çünkü taş, sadece yerle bir olan değil, yerle birlikte anlam bulan bir varlıktır.

Yıldırım sadece taş değildir—o aynı zamanda sestir. Bir sabah çarşısında yükselen ezan, Emir Sultan Cami avlusunda esen rüzgârın nakaratı, bir pazar yerinde havalanan sesler… Bu sesler yalnız kulağa değil, derinden içimize dokunur. Çünkü ses, mekânın hafızasıdır. Zaman susar belki, ama kaybolmaz; yankı olur, içimize siner. Gönül duymadıkça Yıldırım konuşmaz; ama suskunluğunda bile bir hikâye saklıdır.

Ve her şehir gibi Yıldırım’ın da bir gölgesi vardır ardında. Bu gölge, güneşin değil zamanın izidir. Bazen Bursa’nın o eski yapıları altında geçmişi fısıldar, bazen daracık sokaklarda çocukluğumuzu hatırlatır. Gölge, varlığın başka yüzüdür. Onunla yürüyen yerler, kendi zamanlarını inşa eder. Gölgesiz kentlerse düşüncesiz, hafızasız, telaşlı olur.

Yıldırım, yürürken anlaşılır. Arabayla geçip gidilen değil; adım adım içine girilen bir yerdir. Her adım bir cümle, her sokak zamanın satır arasıdır. Bir adım, Yeşil Cami’nin minaresine dokunur; bir diğeri Emir Sultan’dan yükselen yolun izini sürer. Yavaş yürüyenler, duvar çatlağındaki zamanı selamlar. Ve bir yeri sevmek, onunla yürümekle başlar.

Ama isim… Ah, ismin hatırası başka. “Yıldırım” dendiğinde içimizde bir kıpırtı olur; tarih ve bugün arasında uzanan bir hatıranın gölgesi. Bursa’nın bu beldesinin adı, geçmişin kudretiyle geleceğin umudunu taşır. İsmi unutulan yer, hafızasını yitirmiş insana benzer. Oysa Yıldırım’ın her harfi, Osman Gazi’nin kararlılığına, Orhan Gazi’nin vizyonuna aittir; bugünümüzle yarınlarımızı buluşturur.

Ve bazı yerler vardır ki, haritada yalnızca bir nokta gibi görünürler; ama içimizde koca bir dünyadır onlar. Yıldırım da böyledir. Bir şehrin adı, bir çocuğun kalemine sinen tarih gibidir; hatta bir annenin yüzünde beliriveren sabır gibi.

Kent, değişir… Zamanla dönüşür… Yeni binalar yükselir, eski hanlar restore edilir, modern yüzler ile tarihî dokular yan yana gelir. Bu kentsel dönüşüm sadece fiziksel değil; aynı zamanda gönlümüzdeki zamandaşlığı yeniden tanımlar. Yıldırım’ın sokakları, tarih ile geleceğin ritmini birlikte çalar. Yenilik, eskiden koparak değil; onunla konuşarak ilerler. Çünkü sağlam bir gelecek, köklerini unutmayan bir geçmişin üstüne inşa edilir.

İnsan bazen bir taşın önünde durur, bir sesin kıyısında bekler, bir gölgenin peşinden yürür, bir ismi mırıldanır… Ve fark eder ki, şehir dediği şey dışarıda değil; içeridedir. Çünkü her şehir—her semt, her sokak—insanın kendi hatırasına açılan kapıdır.

Yıldırım’ı aramak, aslında kendi içinde bir yolculuk yapmak gibidir: Her taşta bir sabır, her adımda bir yöneliş, her seste bir yankı, her gölgede bir iz, her dönüşümde bir umut ve her isimde bir hatıra vardır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ekosektor.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.