Bir şehri şehir yapan yalnızca taş, toprak ve beton değildir. Sokakların ruhu, meydanların sesi, duvarların hatırası vardır. Fakat bütün bunlara anlam kazandıran asıl unsur insandır — daha doğrusu kültür üreten, düşünen, yazan, anlatan, yorumlayan insan. Şehirlerin gerçek kurucuları çoğu zaman mimarlar değil, kültür insanlarıdır.
Mimari yapılar bir dönemin estetik anlayışını yansıtır; kültür insanları ise o dönemin zihnini, duygusunu ve ufkunu. Bu yüzden bir şehrin gelişmişliği yalnızca altyapı projeleriyle değil, yetiştirdiği ve yaşattığı kültür insanlarıyla da ölçülür. Şehir, kendi içinden çıkan düşünce ve sanat üreticilerini fark edip desteklediği ölçüde derinleşir; onları ihmal ettiğinde ise ruhunu yavaş yavaş yitirir.
Kültür insanı, şehrin hafızasını taşıyan kişidir. O, geçmişi bugüne bağlar, bugünü geleceğe anlatır. Yazdığı bir kitap, bestelediği bir eser, kurduğu bir cümle; şehrin görünmeyen mimarisine eklenen yeni bir kat gibidir. Bu nedenle kültür insanı bir birey olmanın ötesinde, yaşayan bir kurum niteliği taşır.
Bursa gibi tarihsel katmanları yoğun şehirlerde bu durum daha da belirgindir. Osmanlı’nın kuruluş coğrafyasında yer alan Bursa, yalnızca camileri, hanları ve külliyeleriyle değil; yetiştirdiği gönül ve fikir insanlarıyla da derin bir kültürel damar oluşturmuştur. Emir Sultan’ın manevi mirası, şehrin yalnızca dini değil, aynı zamanda sosyal dokusunu da şekillendirmiştir. Süleyman Çelebi’nin kaleme aldığı Mevlid, asırlardır yalnızca bir metin olarak değil, ortak bir duyuş biçimi olarak yaşamaya devam etmektedir. Bu eser, Bursa’dan doğmuş; fakat bütün bir coğrafyanın manevi hafızasına yerleşmiştir.
İsmail Hakkı Bursevî gibi mutasavvıf ve müfessirler, Bursa’yı yalnızca bir yerleşim yeri değil, bir düşünce merkezi hâline getirmiştir. Onların eserleri, şehrin adını kitap sayfalarına, ilim meclislerine ve tasavvuf geleneğine taşımıştır. Böylece Bursa, taş yapıları kadar metinleriyle de inşa edilmiştir.
Şehrin kültürel kimliği yalnızca ilim ve tasavvufla sınırlı değildir. Geleneksel Türk gölge oyununun simgeleri olan Karagöz ve Hacivat’ın Bursa ile anılması, halk kültürünün de bu şehirde köklü bir karşılık bulduğunu gösterir. Mizah, eleştiri ve halk zekâsı; sahne perdesinden taşarak şehrin gündelik hayatına karışmıştır.
Bugün de şehirlerin kültürel kaderi, yaşayan kültür insanlarıyla şekillenmeye devam ediyor. Üniversitelerde ders veren akademisyenler, yerel dergilerde yazan şairler, atölyelerinde üreten sanatçılar… Her biri şehrin görünmeyen mimarlarıdır. Onların emeği çoğu zaman sessizdir; fakat uzun vadede bir şehrin karakterini belirleyen asıl güç budur.
Kültür insanlarını desteklemek, aslında şehrin geleceğine yatırım yapmaktır. Çünkü kültür, kısa vadeli sonuçlar üretmez; fakat kalıcı bir zemin oluşturur. Bir şehrin adı bir yazarla, bir düşünürle, bir sanat hareketiyle anılmaya başladığında, o şehir artık yalnızca coğrafi bir mekân değil, zihinsel bir durak hâline gelir.
Bursa’nın bugün önünde duran en önemli imkânlardan biri de budur: Tarihsel birikimini yaşayan kültür insanlarıyla buluşturmak. Geçmişin mirasını müzelerde saklamak yerine, yaşayan üretimle ilişkilendirmek… Ulu Cami’nin gölgesinde yazılan bir şiirle, hanlar bölgesinde sahnelenen bir oyunla, üniversite amfilerinde tartışılan bir fikirle bu sürekliliği kurmak.
Çünkü şehir, ancak kültür insanlarıyla nefes alır. Taş yapılar zamana direnir; ama şehre ruh veren, o taşların arasında dolaşan kelimeler, sesler ve fikirlerdir. Bursa gibi şehirler için asıl mesele, bu sesi duymak, çoğaltmak ve gelecek kuşaklara aktarabilmektir.
