Ramazan’ın ilk on günü geçti. Takvim yaprağında küçük bir ilerleme gibi duran bu süre, insanın iç dünyasında çoğu zaman büyük bir yer değişikliğine karşılık gelir. İlk günlerin heyecanı, hazırlığı, alışma sancısı ve farkında olmadan oluşan sessizlik… Ramazan, insanın hayatına bir anda girmez; yavaşça yerleşir. İlk on gün, bu yerleşmenin dönemidir.
Sezai Karakoç “oruç da acıkır” derken, sadece mideyi değil, ruhu işaret ediyordu. Çünkü oruç, yalnızca bedenin aç kalması değildir; anlamın da açlığa çıkarılmasıdır. İlk günlerde beden konuşur: baş ağrısı, susuzluk, saatlere bakış… Fakat günler geçtikçe beden susar, ruh dile gelir. İşte Ramazan’ın geçişi tam burada başlar.
İlk on gün, insanın kendisiyle pazarlık yaptığı günlerdir. Alışkanlıklar direnir, gündelik hayat Ramazan’a uyum sağlamakta zorlanır. İbadet, hâlâ “ekstra” gibi durur; iftarlar aceleye gelir, sahurlar uykulu geçer. Ama bütün bu dağınıklığın içinde, insan fark etmeden yavaşlar. Daha az konuşur, daha çok dinler. Daha az tüketir, daha çok fark eder.
Ramazan’ın gidişi de aslında böyle başlar: gitmeden önce yerleşerek. İlk on gün geçmiştir ama insan henüz bunun ne anlama geldiğini tam kavrayamaz. Çünkü Ramazan bir misafir gibi değil, bir hâl gibi gelir. Zamanla insanın bakışına, yemeğine, konuşmasına siner. Oruç tutmak bir eylem olmaktan çıkar, bir bilinç hâline dönüşür.
“Orucun da acıkması” tam burada anlam kazanır. İnsan sadece ekmeğe değil, anlama, adalete, merhamete de aç olduğunu fark eder. Ramazan, bu açlığı görünür kılar. Açlık, burada bir eksiklik değil; bir uyanış biçimidir. Tokluğun perdesi kalktığında, insan hem kendisini hem dünyayı daha açık görür.
İlk on gün geride kaldıysa, artık Ramazan bizden bir şey istemeye başlamıştır. Daha sahici bir dikkat, daha az dağınıklık, daha fazla iç hesap… Ramazan geçmez; bizden geçer. Ve geçerken, ardında sessiz ama kalıcı izler bırakır.
Belki de Ramazan’ın en büyük çağrısı şudur:
“Sadece aç kalmak değil, açık kalmak.”
