Osmanlı şehirleri, özellikle kuruluş ve yükseliş döneminde, yalnızca idarî ve askerî merkezler olarak şekillenmemiştir. Bu şehirler aynı zamanda ilmin, tasavvufun ve ahlâk anlayışının birlikte üretildiği çok katmanlı mekânlardır. Bursa bu bakımdan istisna değil, bilakis kurucu bir örnektir. Bursa’yı anlamak, onu yalnız başkent oluşuyla değil; taşıdığı manevî damarlarla birlikte okumayı gerektirir. Bu damarların en önemlilerinden biri, Kudüs’ten Bursa’ya uzanan irfan hattı ve bu hattın Anadolu’daki güçlü temsilcilerinden biri olan Abdüllatif Kudsi etrafında şekillenir.
Abdüllatif Kudsi Hazretleri, aslen Kudüs’lüdür. Kudüs, İslâm dünyasında yalnızca kutsal bir şehir değil; aynı zamanda yüzyıllar boyunca ilmin, fıkhın, hadisin ve tasavvufun birlikte geliştiği bir merkez olmuştur. Abdüllatif Kudsi bu iklimde yetişmiş, zahirî ilimlerle tasavvuf terbiyesini birbirinden ayırmayan bir anlayışla yetiştirilmiştir. Onun Anadolu’ya gelişi, kişisel bir yolculuk değil; Kudüs’te oluşmuş bir ilim ve irfan birikiminin Osmanlı coğrafyasına taşınmasıdır.
15. yüzyılda yolu Bursa’ya düşen Abdüllatif Kudsi, bugünkü Yıldırım bölgesinde yerleşir. Bursa, bu dönemde Osmanlı’nın siyasî merkezlerinden biri olmanın ötesinde, medreseleri, tekkeleri ve ilim çevreleriyle canlı bir entelektüel hayata sahiptir. Ancak Abdüllatif Kudsi’nin burada oluşturduğu çevre, klasik bir medrese yahut yalnızca bir tekke hüviyetinde değildir. O, ilmi ve tasavvufu aynı istikamette buluşturan bir irfan halkası kurar. Bu halka zamanla Zeynîlik yolunun Anadolu’daki en güçlü merkezlerinden biri hâline gelir.
Zeynîlik, adını Şeyh Zeynüddin Hâfî’den alan ve özellikle Horasan–Herat–Anadolu hattında etkili olmuş bir tasavvuf yoludur. Bu yolun en belirgin vasfı, şeriat ilimleriyle tasavvufî terbiyeyi birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan unsurlar olarak görmesidir. Zeynîlik geleneğinde sûfî, toplumdan kopuk bir münzevi değildir; ilim sahibidir, fetva verebilir, talebe yetiştirir ve şehir hayatının içindedir. Bu yönüyle Zeynîlik, Osmanlı düşünce dünyasında “âlim–sûfî” tipinin en berrak örneklerini vermiştir. Abdüllatif Kudsi Hazretleri, bu anlayışı Bursa’da canlı bir ocağa dönüştürür. Yıldırım’daki bu ocakta yetişen talebeler, yalnızca tasavvuf terbiyesi almakla kalmaz; fıkıh, tefsir ve hadis gibi ilimlerde de yetkinleşir. Bu yönüyle söz konusu çevre, Osmanlı ilmiye sınıfı ile tasavvuf çevreleri arasında köprü vazifesi görür. Bursa’dan İstanbul’a ve Rumeli’ye yayılan pek çok âlim ve sûfî, bu terbiyenin izlerini taşır. Bu halkadan yetişen en dikkat çekici isimlerden biri Vefa Sultan’dır. Vefa Sultan, Bursa’da aldığı ilim ve irfan terbiyesini İstanbul’a taşımış; fetihten sonra şehrin manevî dokusunun oluşmasında belirleyici roller üstlenmiştir. Bugün İstanbul’da bir semtin onun adıyla anılması, yalnızca tarihî bir hatırlatma değil; Bursa’dan İstanbul’a uzanan bu irfan zincirinin şehir mekânına yansımış hâlidir. Bu sebeple Vefa Sultan’ı anlamak, onun hocası Abdüllatif Kudsi’yi; Abdüllatif Kudsi’yi anlamak ise Bursa’daki bu Zeynî ocağını anlamayı gerektirir.
Abdüllatif Kudsi Hazretleri’nin Bursa’da medfun olması, şehrin manevî tarihi açısından büyük bir anlam taşır. Onun kabri, yalnızca bireysel bir ziyaret mekânı değil; Kudüs’ten taşınan bir ilim ve tasavvuf geleneğinin Bursa’da kök saldığını gösteren sessiz bir tanıktır. Bugün Yıldırım sokaklarında dolaşırken, bu geçmiş çoğu zaman fark edilmez; ancak bu hikâye bilindiğinde, mekân başka bir derinlik kazanır. Çünkü bu sokaklar, bir dönem ilmin ve irfanın taşındığı, sohbetlerin kurulduğu, talebelerin yetiştiği mekânlardır.
