Nuh Muaz Kapan
Köşe Yazarı
Nuh Muaz Kapan
 

Kadim Şehirlerin Sessiz Yası

Ramazan başladığında dünya bir an yavaşlıyor gibi hissettiriyor. Ezanlar daha farklı sesleniyor, sofralar daha kalabalık kuruluyor, insanlar birbirine biraz daha yakın duruyor. Bu his gerçek. Ama aynı zamanda, aynı ezanların yükseldiği şehirlerde başka bir şey de devam ediyor. Enkaz altında yaşayanlar var. Açlığını oruçla değil, çaresizlikle yaşayanlar. Ve bu ikisi, aynı takvimin aynı sayfasında yan yana duruyor. İslam şehirleri dediğimizde aklımıza ne geliyor? Belki Bağdat; tarihin en büyük kütüphanelerinden birinin kurulduğu, tıbbın ve matematiğin filizlendiği, Dicle’nin kıyısında yüzyıllarca nefes alan o şehir. Belki Şam; dünyanın hâlâ ayakta olan en eski başkentlerinden, sokaklarında binlerce yıllık bir hafızayı taşıyan. Belki Kudüs; İslam’ın ilk kıblesi, üç dinin aynı toprağa kök saldığı, her taşın bir duayı, bir yasını, bir umudu sakladığı o kadim kent. Bu şehirler ve niceleri yalnızca coğrafi noktalar değil. Birer medeniyetin bedeni gibi. Ve o bedenlerin büyük bir kısmı, uzun süredir yara içinde. İnsan bunu düşününce içinde garip bir ağırlık oluşuyor. Neden bu şehirler? Neden bu coğrafya bu kadar uzun süredir bu kadar çok acı taşıyor? Bu soruyu sormak kolay. Cevaplamak ise hem kolay hem de tehlikeli; çünkü her basit cevap bir şeyleri görmezden gelmek zorunda kalıyor. Tarih diyoruz. Sömürge diyoruz. Petrol diyoruz. Mezhep diyoruz. Bunların hepsi doğru, ama hiçbiri tek başına yetmiyor. Çünkü bu çatışmaların içinde gerçek insanlar var; ideolojilerin değil, hayatların öğütüldüğü bir gerçeklik bu. Gazze’de bir baba, Ramazan sofrasına oturmak için başını sokacak bir ev bulamıyor. Yemenli bir çocuk, ömrünün büyük bölümünde savaşın sesini dinleyerek büyüdü ve barışın nasıl bir şey olduğunu hayal etmekte zorlanıyor. Ramazan bu topraklarda sadece bir ibadet ayı değil, bir de dayanışma refleksi. Tarih boyunca en zor zamanlarda bile sofralar paylaşılmış, komşu aç yatmamış, yolcu yolda kalmamış. Bu gelenek hâlâ yaşıyor; çatışma bölgelerinde bile insanlar birbirini buluyor, bir lokma ekmeği bölerek. Ama bu güzel direniş, savaşın acımasızlığını örtmüyor. Sadece insanın ne kadar inançlı ve inatçı bir yapıda olduğunu gösteriyor. Belki de en çok şunu düşünmek lazım. Bu şehirlerin kaderi midir savaş? Bağdat bir zamanlar dünyanın ilim merkeziydi. Şam kervanların, fikirlerin, kültürlerin buluştuğu bir kavşaktı. Kudüs ilahi mesajların toprağı. Bu şehirlerde savaştan çok daha uzun süre barış yaşandı. İnsanlar yan yana, farklılıklarıyla birlikte var oldu. Bunun mümkün olduğunu tarih bize gösteriyor. O zaman şimdi olan biteni kaçınılmaz görmek doğru değil. Aksine, bu kadar köklü ve zengin bir geçmişe sahip şehirlerin bugün içinde bulunduğu hal, tam da bu yüzden daha büyük bir trajedi. Kaybedilen yalnızca hayatlar değil; o hayatların içinde yeşerebilecek olan her şey. Yazılmayacak kitaplar, kurulmayacak dostluklar, açılmayacak kapılar. Ramazan’da sofralara otururken, o ilk lokmadan önce duran insanın aklından belki bunlar geçiyor. Belki geçmiyor da gündelik hayat o kadar yoğun ki. Ama bu coğrafyada ezan sesi duyulduğunda, nerede olursak olalım, o sesin hangi coğrafyalarda ne şekilde duyulduğunu hatırlamak hem bir sorumluluk hem de bir insanlık borcu gibi hissettiriyor.
Ekleme Tarihi: 05 Mart 2026 -Perşembe
Nuh Muaz Kapan

Kadim Şehirlerin Sessiz Yası

Ramazan başladığında dünya bir an yavaşlıyor gibi hissettiriyor. Ezanlar daha farklı sesleniyor, sofralar daha kalabalık kuruluyor, insanlar birbirine biraz daha yakın duruyor. Bu his gerçek. Ama aynı zamanda, aynı ezanların yükseldiği şehirlerde başka bir şey de devam ediyor. Enkaz altında yaşayanlar var. Açlığını oruçla değil, çaresizlikle yaşayanlar. Ve bu ikisi, aynı takvimin aynı sayfasında yan yana duruyor.

İslam şehirleri dediğimizde aklımıza ne geliyor? Belki Bağdat; tarihin en büyük kütüphanelerinden birinin kurulduğu, tıbbın ve matematiğin filizlendiği, Dicle’nin kıyısında yüzyıllarca nefes alan o şehir. Belki Şam; dünyanın hâlâ ayakta olan en eski başkentlerinden, sokaklarında binlerce yıllık bir hafızayı taşıyan. Belki Kudüs; İslam’ın ilk kıblesi, üç dinin aynı toprağa kök saldığı, her taşın bir duayı, bir yasını, bir umudu sakladığı o kadim kent. Bu şehirler ve niceleri yalnızca coğrafi noktalar değil. Birer medeniyetin bedeni gibi. Ve o bedenlerin büyük bir kısmı, uzun süredir yara içinde.

İnsan bunu düşününce içinde garip bir ağırlık oluşuyor. Neden bu şehirler? Neden bu coğrafya bu kadar uzun süredir bu kadar çok acı taşıyor? Bu soruyu sormak kolay. Cevaplamak ise hem kolay hem de tehlikeli; çünkü her basit cevap bir şeyleri görmezden gelmek zorunda kalıyor.

Tarih diyoruz. Sömürge diyoruz. Petrol diyoruz. Mezhep diyoruz. Bunların hepsi doğru, ama hiçbiri tek başına yetmiyor. Çünkü bu çatışmaların içinde gerçek insanlar var; ideolojilerin değil, hayatların öğütüldüğü bir gerçeklik bu. Gazze’de bir baba, Ramazan sofrasına oturmak için başını sokacak bir ev bulamıyor. Yemenli bir çocuk, ömrünün büyük bölümünde savaşın sesini dinleyerek büyüdü ve barışın nasıl bir şey olduğunu hayal etmekte zorlanıyor.

Ramazan bu topraklarda sadece bir ibadet ayı değil, bir de dayanışma refleksi. Tarih boyunca en zor zamanlarda bile sofralar paylaşılmış, komşu aç yatmamış, yolcu yolda kalmamış. Bu gelenek hâlâ yaşıyor; çatışma bölgelerinde bile insanlar birbirini buluyor, bir lokma ekmeği bölerek. Ama bu güzel direniş, savaşın acımasızlığını örtmüyor. Sadece insanın ne kadar inançlı ve inatçı bir yapıda olduğunu gösteriyor.

Belki de en çok şunu düşünmek lazım. Bu şehirlerin kaderi midir savaş? Bağdat bir zamanlar dünyanın ilim merkeziydi. Şam kervanların, fikirlerin, kültürlerin buluştuğu bir kavşaktı. Kudüs ilahi mesajların toprağı. Bu şehirlerde savaştan çok daha uzun süre barış yaşandı. İnsanlar yan yana, farklılıklarıyla birlikte var oldu. Bunun mümkün olduğunu tarih bize gösteriyor.

O zaman şimdi olan biteni kaçınılmaz görmek doğru değil. Aksine, bu kadar köklü ve zengin bir geçmişe sahip şehirlerin bugün içinde bulunduğu hal, tam da bu yüzden daha büyük bir trajedi. Kaybedilen yalnızca hayatlar değil; o hayatların içinde yeşerebilecek olan her şey. Yazılmayacak kitaplar, kurulmayacak dostluklar, açılmayacak kapılar.

Ramazan’da sofralara otururken, o ilk lokmadan önce duran insanın aklından belki bunlar geçiyor. Belki geçmiyor da gündelik hayat o kadar yoğun ki. Ama bu coğrafyada ezan sesi duyulduğunda, nerede olursak olalım, o sesin hangi coğrafyalarda ne şekilde duyulduğunu hatırlamak hem bir sorumluluk hem de bir insanlık borcu gibi hissettiriyor.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ekosektor.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.