Nuh Muaz Kapan
Köşe Yazarı
Nuh Muaz Kapan
 

Kaç Ölü Yeter?

Gazze’de bir çocuk molozların altında uyuyor. Lübnan’da bir anne oğlunun ceketini kucaklıyor. Sudan’da açlıktan ölen bir adamın nüfus cüzdanı, sahibinden daha uzun yaşıyor. Bunları okuyoruz; telefonu koyuyoruz; bir şeyler yiyoruz. Dünya böyle dönüyor artık. Savaş, bir felâket olmaktan çıktı — arka plan müziği oldu. Ve biz buna alıştık. İşte asıl mesele bu. Modern savaşın tuhaf bir özelliği var: Bitmek bilmiyor. Irak bitmedi, biçim değiştirdi. Suriye dondu. Gazze derinleşti. Lübnan her on yılda bir yıkılıp yeniden kuruldu, sonra tekrar yıkıldı. Bu coğrafyalarda kalıcı bir istikrarsızlık üretiliyor — ve bu üretim, tesadüf değil. Silah ihracatçılarının hisseleri çatışma haberlerinin ardından yükseliyor. Savaşı bitirmeye ekonomik teşvik yok; sürdürmeye var. Piyasanın gözünden bakıldığında, barış kötü bir iş modelidir. Sahada da tablo değişti. Artık karşı karşıya gelen iki ordu yok. Devlet ordularının yanında paralı askerler var, insansız hava araçları var, sosyal medya operasyonları var. Kim savaşıyor, kimin adına, hangi amaçla — bunların hiçbiri artık net değil. Savaş bulanıklaştıkça sivil ile savaşan arasındaki sınır da bulanıklaşıyor. Ve o sınır bulanıklaştığında en çok bedeli her zaman en savunmasız olanlar ödüyor. Ama asıl düşündürücü olan savaşın içi değil, dışı. Yani bizim durumumuz. Her gün onlarca ölüm haberi geliyor ekrana. İzliyoruz, üzülüyoruz, kaydırıyoruz. Bir sonraki videoya geçiyoruz. Bu duyarsızlık ahlaki bir çöküş değil aslında — bir savunma mekanizması. Zihin, taşıyamayacağı kadar fazla acıyla karşılaşınca kapıyı kapatıyor. Anlaşılır bir şey. Ama tehlikeli. Çünkü o kapı kapandığında, ötekilerin acısı gerçekliğini yitiriyor. Uzaktaki insan, soyut bir rakama dönüşüyor. “43 bin ölü” diyoruz — ve bu sayı, tek bir insanın ölümünün yarattığı sarsıntıyı yaratmıyor içimizde. Sayılar büyüdükçe acı küçülüyor. Buna istatistiklerin ahlaki uyuşturması diyebiliriz. Ve bu uyuşmanın içinde, insan yavaş yavaş özne olmaktan çıkıp nesneye dönüşüyor. Ortadoğu bu sürecin en çıplak yaşandığı coğrafya. Buradaki insanlar onlarca yıldır büyük güçlerin satranç tahtasında piyon. Ölümleri belgeleniyor, göçleri yönetiliyor, acıları kameralara çekiliyor — ama insanlıkları hesaba katılmıyor. Yaşayan, isteyen, hayal eden, seven bireyler olarak değil; yönetilmesi gereken bir nüfus kitlesi olarak görülüyorlar. Bu bakış açısı değişmeden hiçbir şey değişmez. Şunu biliyoruz: Hiçbir düzen sonsuza dek kendi meşruiyetini üretemez. Tarih boyunca en yerleşik görünen sistemler de çöktü — çoğu zaman içeriden. Şiddet eninde sonunda kendi tabanını eritiyor. Kaos, er ya da geç düzeni de yutuyor. Ama bu kendiliğinden olmuyor. Birinin görmesi, birinin söylemesi, birinin ısrar etmesi gerekiyor. Uzaktaki acının gerçek acı olduğunu, oradaki insanın bizim gibi bir insan olduğunu, o nüfus cüzdanının arkasında bir hayat olduğunu — bunu hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor. Belki bugün yapılabilecek en devrimci şey bu kadar basit: İnsan olarak kalmak. Ekrana bakıp geçmemek. Sayıların arkasındaki yüzleri görmek. Çocuklar hâlâ molozların altında. Anneler hâlâ bekliyor. Soru şu: Biz ne zaman gerçekten orada olacağız?
Ekleme Tarihi: 07 Mart 2026 -Cumartesi
Nuh Muaz Kapan

Kaç Ölü Yeter?

Gazze’de bir çocuk molozların altında uyuyor. Lübnan’da bir anne oğlunun ceketini kucaklıyor. Sudan’da açlıktan ölen bir adamın nüfus cüzdanı, sahibinden daha uzun yaşıyor. Bunları okuyoruz; telefonu koyuyoruz; bir şeyler yiyoruz. Dünya böyle dönüyor artık. Savaş, bir felâket olmaktan çıktı — arka plan müziği oldu.

Ve biz buna alıştık. İşte asıl mesele bu.

Modern savaşın tuhaf bir özelliği var: Bitmek bilmiyor. Irak bitmedi, biçim değiştirdi. Suriye dondu. Gazze derinleşti. Lübnan her on yılda bir yıkılıp yeniden kuruldu, sonra tekrar yıkıldı. Bu coğrafyalarda kalıcı bir istikrarsızlık üretiliyor — ve bu üretim, tesadüf değil. Silah ihracatçılarının hisseleri çatışma haberlerinin ardından yükseliyor. Savaşı bitirmeye ekonomik teşvik yok; sürdürmeye var. Piyasanın gözünden bakıldığında, barış kötü bir iş modelidir.

Sahada da tablo değişti. Artık karşı karşıya gelen iki ordu yok. Devlet ordularının yanında paralı askerler var, insansız hava araçları var, sosyal medya operasyonları var. Kim savaşıyor, kimin adına, hangi amaçla — bunların hiçbiri artık net değil. Savaş bulanıklaştıkça sivil ile savaşan arasındaki sınır da bulanıklaşıyor. Ve o sınır bulanıklaştığında en çok bedeli her zaman en savunmasız olanlar ödüyor.

Ama asıl düşündürücü olan savaşın içi değil, dışı. Yani bizim durumumuz.

Her gün onlarca ölüm haberi geliyor ekrana. İzliyoruz, üzülüyoruz, kaydırıyoruz. Bir sonraki videoya geçiyoruz. Bu duyarsızlık ahlaki bir çöküş değil aslında — bir savunma mekanizması. Zihin, taşıyamayacağı kadar fazla acıyla karşılaşınca kapıyı kapatıyor. Anlaşılır bir şey. Ama tehlikeli.

Çünkü o kapı kapandığında, ötekilerin acısı gerçekliğini yitiriyor. Uzaktaki insan, soyut bir rakama dönüşüyor. “43 bin ölü” diyoruz — ve bu sayı, tek bir insanın ölümünün yarattığı sarsıntıyı yaratmıyor içimizde. Sayılar büyüdükçe acı küçülüyor. Buna istatistiklerin ahlaki uyuşturması diyebiliriz. Ve bu uyuşmanın içinde, insan yavaş yavaş özne olmaktan çıkıp nesneye dönüşüyor.

Ortadoğu bu sürecin en çıplak yaşandığı coğrafya. Buradaki insanlar onlarca yıldır büyük güçlerin satranç tahtasında piyon. Ölümleri belgeleniyor, göçleri yönetiliyor, acıları kameralara çekiliyor — ama insanlıkları hesaba katılmıyor. Yaşayan, isteyen, hayal eden, seven bireyler olarak değil; yönetilmesi gereken bir nüfus kitlesi olarak görülüyorlar.

Bu bakış açısı değişmeden hiçbir şey değişmez.

Şunu biliyoruz: Hiçbir düzen sonsuza dek kendi meşruiyetini üretemez. Tarih boyunca en yerleşik görünen sistemler de çöktü — çoğu zaman içeriden. Şiddet eninde sonunda kendi tabanını eritiyor. Kaos, er ya da geç düzeni de yutuyor.

Ama bu kendiliğinden olmuyor. Birinin görmesi, birinin söylemesi, birinin ısrar etmesi gerekiyor. Uzaktaki acının gerçek acı olduğunu, oradaki insanın bizim gibi bir insan olduğunu, o nüfus cüzdanının arkasında bir hayat olduğunu — bunu hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor.

Belki bugün yapılabilecek en devrimci şey bu kadar basit: İnsan olarak kalmak. Ekrana bakıp geçmemek. Sayıların arkasındaki yüzleri görmek.

Çocuklar hâlâ molozların altında. Anneler hâlâ bekliyor. Soru şu: Biz ne zaman gerçekten orada olacağız?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ekosektor.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Ece
(07.03.2026 13:47 - #381)
Kaleminize sağlık, yazınız yüzümüze tokat gibi çarptı. Var olabilmek duasıyla..
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ekosektor.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.