Bazı isimler vardır, bir kişiden taşar; bir şehre, bir çağa, hatta bir ruha dönüşür. Hüdavendigâr böyledir. Kelimenin kendisinde hem kudret hem de mesuliyet gizlidir: hükmeden ama aynı zamanda himaye eden, yöneten ama yük taşıyan bir varlık hâli. Bu yüzden aynı söz, bir yanda gönüllerin sultanı kabul edilen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî için bir hürmet ifadesi olurken, diğer yanda kılıcıyla sınır çizen bir hükümdarın unvanı olabilmiştir. Çünkü hakiki “Hüdavendigâr”, sadece tahtta oturan değil; ardında iz, düzen ve anlam bırakandır.
Osmanlı tarihinin erken dönemine damga vuran I. Murad, işte bu ismin tarih sahnesindeki en belirgin karşılıklarından biridir. Onun dönemi, küçük bir uç beyliğinin bir cihan devletine doğru evrilmeye başladığı eşik zamandır. Fetih sadece toprak genişletmek değildir; yön, ufuk ve iddia belirlemektir. I. Murad devrinde Osmanlı’nın yüzü kalıcı biçimde Rumeli’ye dönmüş, Balkanlar bir akın sahası olmaktan çıkıp yerleşilen, imar edilen ve idare edilen topraklara dönüşmüştür. Bu değişim, bir askeri başarıdan çok daha derin bir zihniyet dönüşümünü işaret eder.
Onun adı bugün en çok Kosova Savaşı ile birlikte anılır. Savaş kazanılmış, fakat hükümdar savaş meydanında hançerlenerek hayatını kaybetmiştir. Bu hadise, onu Osmanlı tarihinde ayrı bir yere koyar: Sarayında değil, ordusunun ortasında ölen bir padişah. Bu ölüm biçimi, onun şahsiyetini tarihsel bir figür olmaktan çıkarıp sembolik bir konuma yükseltmiştir. Hükümdarlığın konforunu değil, yükünü temsil eden bir son… Bu yüzden I. Murad anlatılırken çoğu zaman bir hükümdardan ziyade bir nöbetçi gibi tasvir edilir; fethedilen toprakların başında, sanki hâlâ bekliyormuş gibi.
Bedeninin bir kısmının Balkan topraklarında bırakılması, geri kalanının Anadolu’ya götürülmesi ise tarihin nadir rastlanan sembolik sahnelerinden biridir. Bu durum, onun hâkimiyet anlayışını adeta maddi bir haritaya dönüştürür: Bir parçası Rumeli’de, bir parçası Anadolu’da. Sanki devletin yönünü gösteren bir pusula gibi… Bugün Kosova’da bulunan Meşhed-i Hüdavendigâr ile Bursa’daki hatırası arasında kurulan bağ, sadece tarihî değil, duygusal bir köprüdür.
Anadolu’daki istirahatgâhının bulunduğu Bursa ise başlı başına bir hafıza mekânıdır. Osmanlı’nın ilk büyük başkentlerinden biri olan bu şehir, sadece siyasi bir merkez değil, aynı zamanda bir medeniyet laboratuvarıdır. Bursa’da yer alan Hüdavendigâr Külliyesi, I. Murad’ın nasıl bir hükümdar olduğuna dair taşlaşmış bir metin gibidir. Cami, medrese, imaret ve türbe… Bunlar bir fetih hikâyesinin sert yüzünü değil, yerleşmenin, düzen kurmanın ve toplumsal denge oluşturmanın izlerini taşır. Demek ki onun mücadelesi yalnızca kılıçla değil; vakıfla, ilimle ve şehirle de verilmiştir.
Zaman içinde Balkanlar’daki Osmanlı mirasının uğradığı tahribat, sadece taşlara değil hatıralara da yönelmiştir. Türbelerin, mezarların, kitabelerin hedef alınması; geçmişle hesaplaşmanın en görünür semboller üzerinden yapılması, I. Murad’ın ölümünden sonra bile tarih sahnesinden silinemediğini gösterir. Bir hükümdarın mezarının bile huzur bulamaması, aslında onun bıraktığı etkinin ne kadar derin olduğunun tersinden kanıtıdır. Unutturulmak istenen figürler değil, hâlâ hatırlanan ve anlam taşıyan figürler rahatsızlık verir.
Onu dünya tahtı hırsıyla bekleyen bir hükümdar gibi düşünmek yerine, fethedilen ufukların başında nöbet tutan bir ruh gibi tahayyül etmek belki daha yerindedir. Çünkü I. Murad’ın mirası, şahsi ihtiraslardan çok kurumsal inşa ile ilgilidir. Devlet teşkilatının güçlenmesi, idari düzenin oturması, tımar sisteminin gelişmesi gibi adımlar, onun salt bir savaşçı değil aynı zamanda kurucu bir akla sahip olduğunu gösterir. Fetihler geçici olabilir; ama kurulan düzen kalıcıdır.
Bu tarihî ve fikrî çerçevenin günümüzde yeniden yorumlandığı zeminlerden biri de “Hüdavendigar Buluşmaları” olmuştur. Şehrin geçmişte taşıdığı medeniyet kurucu rolü, bugünün meseleleriyle birlikte düşünme çabası bu toplantılarda canlı tutulur. Bu fikir zemininin oluşmasında, programın öncülüğünü üstlenen önceki dönemler Osmangazi Belediye Başkanı Sayın Mustafa Dündar’ın, Bursa’nın tarihî mirasını güncel meselelerle buluşturma yönündeki gayreti de belirleyici olmuş; Hüdavendigar adını taşıyan bu buluşmaların bir şehir hafızası ve vizyon platformuna dönüşmesinde önemli rol oynamıştır. Bu buluşmalardan birinde söz alan Bursa Vali Yardımcımız Sayın Salih Altun ise, Hüdavendigâr isminin sadece tarihî bir hatıra değil, aynı zamanda güncel bir sorumluluk çağrısı olduğunu vurgulayan bir konuşma yaptı. Özellikle sınır hattında görev yaptığı yıllardan örnekler vererek, diplomasinin yalnızca devletlerarası resmî temaslardan ibaret olmadığını; kriz zamanlarında insan onurunu, merhameti ve adaleti önceleyen bir yönetim anlayışına ihtiyaç duyulduğunu anlattı. Türkiye’nin klasik diplomasi aklı ile Anadolu’nun vakıf geleneğinden beslenen vicdan merkezli yaklaşımı birleştirebildiğini, bunun da dünyada giderek daha fazla karşılık bulan bir insani diplomasi modeli ortaya çıkardığını ifade etti. Ona göre tarihî miras, müzelerde saklanan bir geçmiş değil; karar alma süreçlerine yön veren bir ahlaki pusula olmalıydı. Bu yaklaşım, Hüdavendigâr adının taşıdığı manayla da örtüşüyordu: hükmetmenin aynı zamanda korumak ve sorumluluk almak anlamına geldiğini hatırlatan bir bilinç.
Böylece Hüdavendigâr ismi, yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan bir hat üzerinde yeniden anlam kazanır. Bir yanda at sırtında şehit düşen bir sultan, diğer yanda modern dünyanın karmaşık krizleri içinde insanı merkeze almaya çalışan bir yönetim anlayışı… İkisini buluşturan ortak nokta, gücü merhametle dengeleyen bir iddia taşımalarıdır. Bu yüzden Hüdavendigâr, yalnızca bir tarih terimi değil; geçmişten geleceğe uzanan bir sorumluluk fikridir.
