Şehirler yalnızca binalardan, sokaklardan ve nüfus sayılarından ibaret değildir; şehir dediğimiz şey, insanın hareketiyle yani göçle yoğrulan bir hafıza alanıdır. Göç, bir yer değiştirme eylemi olmanın ötesinde, insanın kendini yeniden kurma teşebbüsüdür. Bu teşebbüs her şehirde aynı izi bırakmaz. Bazı şehirler göçü bir çatlak gibi taşır, bazıları ise onu bir katman gibi içine alır. Bursa, bu ikinci gruba dâhildir.
Bursa’ya bakıldığında, tarih boyunca süreklilik arz eden bir geçiş hâli görülür. Başkentlikten taşraya, imparatorluktan cumhuriyete, Balkanlardan Kafkasya’ya, Anadolu’nun içlerinden sanayi havzalarına uzanan göç dalgaları bu şehri tek bir kimliğe mahkûm etmemiştir. Aksine Bursa, farklı zamanların ve farklı insan hikâyelerinin üst üste binerek birbirini bastırmadığı, fakat birbirini dönüştürdüğü nadir şehirlerden biri olmuştur. Bu yüzden Bursa’da şehir, insanı ezerken değil; insan şehri yeniden anlamlandırırken görünür hâle gelir.
Göçle gelen insan, şehre yalnızca bedenini değil, dilini, alışkanlıklarını, acılarını ve beklentilerini de taşır. Bursa’nın ayırt edici tarafı, bu yükün şehirle kavga etmek zorunda kalmamasıdır. Kadim şehir dokusu, göçle geleni ya tamamen yutan bir anonimlik üretmez ya da onu dışlayan sert bir muhafazakârlığa savrulmaz. Bursa’nın terbiyesi, göçü bir süreklilik meselesi olarak ele alır; aceleci değildir, yüksek sesle konuşmaz.
Tam da bu noktada şehirle kurulan ilişkinin yalnızca sosyolojik değil, idari ve zihinsel bir tarafı olduğu fark edilir. Çok değişkenli şehirler, yalnızca plansız büyümeyle değil, plansız düşünmeyle de yara alır. Bursa’nın uzun süreli dengesi, şehirle temas eden bazı isimlerin bu çok katmanlı yapıyı sezgisel olarak kavramış olmasında saklıdır. Devlet tecrübesinin şehirle kurduğu ilişki burada belirleyici olur; fakat bu ilişki kendini sloganlarla değil, süreklilikle gösterir.
Bursa’da bazı isimler vardır ki şehre dair varlıkları, bir vitrin faaliyeti gibi değil, arka planda işleyen bir düzen hissi olarak algılanır. Bu tür bir varlık, şehirde gürültü üretmez; aksine gürültüyü azaltır. Entelektüel birikimle devlet geleneğine hâkimiyet, böyle şehirlerde ancak sessizlikle değer kazanır. Bursa’nın karmaşık demografik yapısı, ideolojik keskinlikten ziyade, tarih bilinci ve idari itidal talep eder. Bu talep karşılık bulduğunda şehir nefes alır.
Göçün hızlandığı, insanın köklerinden koparak şehirlerde tutunmaya çalıştığı çağımızda Bursa’nın öğrettiği şey şudur: Şehir, insanı dönüştürürken kendisini inkâr etmezse ayakta kalır. Ne geçmişe hapsolur ne de geleceğe savrulur. Bu denge hâli, yalnızca mimariyle ya da ekonomik tercihlerle değil; şehirle ilişki kuran aklın niteliğiyle mümkündür.
Sonuçta göç, şehir ve insan arasındaki ilişki bir kader çizgisi değil, bir terbiyedir. Bursa, bu terbiyenin sessiz ama derin örneklerinden biridir. Onu anlamak, yüksek sesle konuşmaktan değil; şehrin ritmini dinlemekten geçer. Bu ritmi duyanlar için Bursa, yalnızca yaşanan bir mekân değil, öğrenilen bir şehir olmaya devam eder.
