Bazı şehirler yalnızca gidilecek yerler değildir; bazıları, durulacak, susulacak, hatırlanacak yerlerdir. Bir haritanın kenarında, bir hatıranın ortasında ya da bir kelimenin kıyısında yaşarlar. Ve bazen, tam da içimizde saklı bir taş gibi yer ederler. Onlara varmak için yollar yetmez; yürümek, duymak, susmak ve hatırlamak gerekir.
Bir şehir, yere değil tarihin omzuna basarak yüründüğünde başlar. Taşları yalnızca kaldırım değildir; bir secdenin sabrıdır, bir duanın izi, bir medeniyetin kalbidir. Her taş, üzerine eğilen bir niyetin, altından geçen binlerce adımın hatırasını taşır. Gözle görünmeyeni gönülle gören için taşın da bir ruhu vardır. Çünkü taş, sadece yerle bir olan değil; yerle bir olarak anlam bulan bir varlıktır.
Ama şehir dediğin sadece taş değil, aynı zamanda bir sestir. Bir sabah ezanı, bir kapı gıcırtısı, bir çocuk kahkahası... Duyduğumuz sesler sadece kulağımıza değil, içimize de dokunur. Çünkü ses, mekânın hafızasıdır. Zamanla susar ama kaybolmaz; yankı olur, içimize siner. Gönül duymadıkça şehir konuşmaz.
Ve her şehir, bir gölge taşır ardında. Bu gölge, güneşin değil zamanın izidir. Bazen bir çınarın altında geçmişi fısıldar, bazen bir avluda çocukluğumuzu hatırlatır. Gölge, varlığın bir başka yüzüdür. Onunla yürüyen şehirler, kendi zamanlarını inşa eder. Gölgesiz şehirlerse düşüncesiz, hafızasız, telaşlı olur.
Şehir, yürürken anlaşılır. Arabayla geçip gidilen değil, adım adım içine girilen bir varlıktır. Her adım bir cümledir; sokaklar, zamanın satır aralarıdır. Bir adım, geçmişe dokunur; bir diğeri geleceğe iz bırakır. Yavaş yürüyenler, duvarın çatlağındaki zamanı selamlar. Ve bir şehri sevmek, onunla yürümekle başlar.
Ama isim... Ah, ismin hatırası başka. Bir şehir, ismiyle can bulur. Bazı şehirler vardır ki, onların adını duyduğunuzda içinizde bir kıpırtı olur. Gitmemişseniz bile özlemişsinizdir. Çünkü isim, şehrin ilk adımıdır; bir çocuğun “Bursa” yazarken kalemine sinen tarih, bir annenin “Erzurum” derken yüzüne yerleşen sabır gibidir. İsmi unutulan şehir, hafızasını yitirmiş insana benzer.
Ve bazı şehirler vardır, haritada yalnızca bir nokta, ama içimizde koca bir dünyadır. Gidilmemiştir ama içimizde yaşar. Kapısı açık gibidir ama eşiği hatırayla doludur. Bir şehir uzaklaştıkça büyür; ulaşılmadıkça kıymet kazanır. Bazen bir şehir, bir dua kadar yakındır ama bir suskunluk kadar uzaktır.
İnsan bazen bir taşın önünde durur, bir sesin kıyısında bekler, bir gölgenin peşinden yürür, bir ismi mırıldanır… Ve fark eder ki, şehir dediği şey dışarıda değil, içeridedir. Çünkü her şehir, insanın kendi hatırasına açılan bir kapıdır.
Belki de bir şehri aramak, aslında kendini aramaktır. Ve şehirler, bu arayışın sessiz ama dirayetli tanıklarıdır. Her taşta bir sabır, her adımda bir yöneliş, her seste bir yankı, her gölgede bir iz, her isimde bir hatıra ve her uzaklıkta bir özlem vardır.
Ve bir gün bir taşın önünde durursanız, bir sesin kıyısında bekler, bir adımda geçmişi bulur, bir gölgede kendinize rastlarsanız...
Susun.
Çünkü o şehir size bir şey anlatmak üzeredir.
