Bursa’nın fethinin 700. yılına geldiğimizde, aslında bu yıl dönümü bize sadece bir kutlama değil, bir hatırlama vesilesi sunuyor. Yedi yüzyıl önce bu topraklarda yaşananları, fethin ardındaki hikâyeleri ve bu büyük dönüşümün nasıl şekillendiğini yeniden anımsamak, belki de bu 700. yılın en anlamlı yanıdır.
Fetih öncesine dönüp baktığımızda, Bursa henüz Osmanlı’nın eline geçmeden önce Bizans’ın bir kalesi, bir direniş noktasıydı. Ancak bu sadece bir askeri mücadelenin öyküsü değildi; aynı zamanda uzun süren bir sabrın, bir stratejinin ve bir medeniyet vizyonunun öyküsüydü.
Balabanbey Kalesi işte bu hikâyenin tam merkezinde durur. Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye vasiyet ettiği o meşhur cümle – “Beni şu gümüşlü kümbete gömün” – aslında fethin sadece bir toprak kazanımı değil, bir idealin, bir mirasın ve bir geleceğin nasıl inşa edildiğini gösterir.
Bu 700. yılda, Balabanbey’den Bursa’ya bakan o eski gözlerin bize anlattığı şudur: Fetih, bir şehri sadece almak değil, o şehri bir kültür merkezi haline getirmekti. Bugün 700. yılını konuşurken, bu fethin ardındaki sabrı, stratejiyi ve medeniyet vizyonunu yeniden hatırlamak belki de en kıymetli görevimizdir.
O gün Balabanbey Hisarı’nda sabırla bekleyenlerin, bir gün Bursa’nın kapılarının açılacağına olan inancı, aslında bugün de bize bir şey söylüyor: Tarih sadece bir zaferler kroniği değil, aynı zamanda bir değerler, bir kültürel hafıza ve bir süreklilik hikâyesidir.
İşte bu yüzden, 700. yıl bize kutlamanın ötesinde bir sorumluluk getiriyor: Bursa’yı fethedenlerin ideallerini, o günün hikâyelerini ve bu topraklarda kurdukları medeniyet tasavvurunu yeniden hatırlamak ve hatırlatmaktır.
700 yıl önce Balabanbey Kalesi’nden bakan o gözler, bugün bizim de Bursa’ya bakışımızı daha derin, daha anlamlı ve daha köklü kılmamız için bir ilham kaynağıdır.
