Mehmet Buldan
Köşe Yazarı
Mehmet Buldan
 

Tehlikenin 8 Yüzü (1): MeteorolojikveHidrolojikTehlikeler

“Afetleri Doğru Okumak: Tehlikenin Sekiz Yüzü” başlığıyla ele aldığımız önceki yazımızda, afetlerin yalnızca doğanın bir “gazabı” olmadığını; aksine birbirine bağlı, çok katmanlı bir sistemin parçası olduğunu ifade etmiştik. Ve Birleşmiş Milletler Afet Risk Azaltma Ofisi’nin (UNDRR) bu sistemi 302 alt türde ve sekiz ana başlık altında ele aldığı ifade etmiştik. Yine o yazıda, bu başlıkların her birini Türkiye ölçeğinde ayrı ayrı inceleyeceğimizi de belirtmiştik.. İşte bu yazı, o serinin ilk adımı. Bu yazımızda, bu sistemin en geniş, en sık karşılaşılan ama bir o kadar da kanıksananhalkasıolan “MeteorolojikveHidrolojikTehlikelereodaklanıyoruz. Gökyüzünden gelen ve suylaşekillenenbutehlike; çoğu zaman hayatın doğal bir parçası gibi görülür. Oysa tam da bu yüzden en çok ihmal edilen, en geç fark edilen ve en geniş etki alanına sahip risk grubudur. Fırtına, sel, taşkın, kuraklık, dolu, sıcak hava dalgaları… Bunlar hayatın içinden olduğu için çoğu zaman sıradan kabul edilir. Oysa uluslararası veriler bu algının ne kadar eksik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO) ile CRED’in EM-DAT veri tabanına göre, son 50 yılda dünyada yaşanan afetlerin yaklaşık yarısı meteorolojik ve hidrolojik kaynaklıdır. Aynı çalışmalar, bu afetlerin toplam can kayıplarının yaklaşık %45’ine ve ekonomik zararların %70’ten fazlasına neden olduğunu göstermektedir. Bu tablo, gökyüzü ve su kaynaklı tehlikelerin sadece yaygın değil, aynı zamanda en yüksek etki gücüne sahip afet grubu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye’ye baktığımızda ise bu küresel tablonun dışında değil, tam aksine içinde olduğumuzu görüyoruz. Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) ve AFAD verilerine göre ülkemizde meydana gelen afetlerin %65–70’i meteorolojik ve hidrolojik karakterlidir. Buna karşılık deprem ve heyelan gibi jeolojik afetler sayısal olarak daha düşük oranlarda kalmaktadır. Yani Türkiye’de her 10 afetten yaklaşık 7’si doğrudan hava ve su kaynaklıdır. Bu durumun somut yansımaları da oldukçaçarpıcıdır. 2021 yılında Kastamonu-Bozkurt merkezli yaşanan Karadeniz sel felaketi, dere yataklarındaki yanlış yapılaşmanın nasıl ağır sonuçlar doğurduğunu 82 can kaybıyla göstermiştir. Öte yandan kuraklık, özellikle son yıllarda giderek derinleşen bir “yavaş gelişen afet” olarak karşımızaçıkmaktadır.2025 yılı itibarıyla yağışların uzun yıllar ortalamasının %25 altına düşmesiyle Konya Havzası başta olmak üzere geniş alanlarda ciddi su stresi ve buna bağlı çevresel sorunlar yaşanmaktadır. Ekonomik açıdan bakıldığında da benzer bir tablogörülmektedir. Meteorolojik afetler toplam zarar içinde yaklaşık %74’lük paya sahipken, tarım sigortası verileri hasar ödemelerinin büyük çoğunluğunun dolu, don ve fırtına gibi olaylardan kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Tüm bu veriler, meteorolojik ve hidrolojik tehlikelerin Türkiye için artık istisnai değil, süreklilik kazanan bir risk alanı haline geldiğini açıkça göstermektedir. Yani en çok karşılaştığımız tehlike, aslında en büyük risk alanıdır. Buradaki temel sorun, bu olayların ani değil alışıldık olmasıdır. İnsan tekrar eden şeyi sıradanlaştırır. Yağmur yağar, rüzgâr eser, sıcaklık artar… Ama artık bu olayların karakteri değişmiştir. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) son değerlendirme raporları, küresel sıcaklık artışıyla birlikte aşırı hava olaylarının hem sıklığında hem de şiddetinde ciddi artışlar yaşandığını açıkça ortaya koymaktadır. Daha sıcak bir atmosfer daha fazla nem taşır; bu da daha kısa sürede daha yoğun yağış anlamına gelir. Ancak burada kritik bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir: Meteorolojik bir olay tek başına afet değildir. Birleşmiş Milletler Afet Risk Azaltma Ofisi (UNDRR) ve ülkemizde hazırlanan afet yönetimi raporları, afetin ancak tehlikenin maruziyet ve kırılganlık ile birleşmesiyle ortaya çıktığını açıkça ifade etmektedir. Yani mesele sadece yağmur değildir; o yağmurun nereye düştüğüdür. Meteorolojik ve hidrolojik tehlikeler dediğimiz şey aslında sadece yağmurdan ya da rüzgârdan ibaret değildir. Birleşmiş Milletler Afet Risk Azaltma Ofisi’nin (UNDRR) ortaya koyduğu sınıflandırmaya bakıldığında, bu alanın ne kadar geniş ve çok katmanlı olduğu açıkça görülür. Atmosferde oluşan konvektif olaylardan mikro patlamalara, şimşek ve gök gürültülü fırtınalardan başlayıp; kıyı ve nehir taşkınlarından buzul gölü taşkınlarına kadar uzanan su hareketleri; kum fırtınası, sis ve kirli hava gibi litometeor olaylar; denizlerde dev dalgalar, fırtına kabarmaları ve hatta tsunami gibi etkiler; basınç sistemlerine bağlı siklon ve tropikal fırtınalar; dolu, tipi, kuraklık ve kar fırtınası gibi yağış türleri; soğuk dalgaları, don olayları ve sıcak hava dalgaları gibi sıcaklık değişimleri; çığ ve çamur akıntısı gibi karasal etkiler ve nihayetinde kasırga ve şiddetli rüzgârlar bu başlık altında değerlendirilir. Yani mesele tek bir doğa olayı değildir; baştan sona birbirini tetikleyen ve birlikte çalışan bir sistemdir. Dere yataklarının yapılaşmaya açılması, şehirlerin geçirimsiz yüzeylerle kaplanması, yağmur suyu altyapısının yetersizliği… Bunların her biri doğal bir olayı afete dönüştüren unsurlardır. Nitekim Türkiye’de de hazırlanan Afet Yönetimi Özel İhtisas Komisyonu Raporu, plansız kentleşme ve yanlış arazi kullanımının afet zararlarını artıran temel faktörler arasında olduğunu özellikle vurgulamaktadır. Dünya örnekleri de bu gerçeği desteklemektedir. Aynı büyüklükteki bir fırtına Japonya veya Hollanda gibi altyapısı güçlü ülkelerde daha çok ekonomik kayıplara yol açarken, erken uyarı sistemlerinin ve altyapının yetersiz olduğu ülkelerde ciddi can kayıplarına neden olabilmektedir. Bu durum, afetin doğasından çok toplumların hazırlık düzeyinin belirleyici olduğunu göstermektedir. Meteorolojik ve hidrolojik tehlikelerin en kritik özelliği, tek başına gelmemeleridir. Yağıştaşkını, taşkınçamur akıntısını; sıcaklık artışı kuraklığı, kuraklık ise ekonomik ve toplumsal krizleri tetikler. Yani karşımızda tekil olaylar değil, birbirini besleyen ve büyüten bir zincir vardır. Bu nedenle bu afet türünü yalnızca “hava olayı” olarak görmek, meselenin özünü eksik bırakır. Çünkü mesele sadece yağmurun yağması, rüzgârın esmesi değildir; mesele, nasıl bir şehir kurduğumuz, nasıl bir toprak bıraktığımız ve doğayla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. Bugün yaşananlara baktığımızda, doğanın payı kadar insanın tercihlerini de görmek gerekir. Çünkü aynı yağmur bir yerde sadece toprağı ıslatırken, başka bir yerde afete dönüşüyorsa, burada sorgulanması gereken yalnızca doğa değildir. Bu tablo bize şunu gösterir: Mesele sadece iklim değişikliği değil; aynı zamanda yanlış kentleşme kararları, göz ardı edilen riskler ve ertelenmiş sorumluluklardır. Dere yatağına yapı yapıp sonra suyu suçlamak, aslında yağmuru değil, kendi tercihlerimizi sorgulamayı gerektirir. Meteorolojik ve hidrolojik tehlikeler; iklimden kente, çevreden toplumsal yapıya kadar uzanan geniş bir düzenin parçasıdır. Bu düzenin herhangi bir yerinde yapılan hata, başka bir yerde sonuç verir. Yani mesele tek bir olay değil, birbirine bağlı bir süreçtir. Bu yüzden afetleri doğru okumak; sadece olanı görmek değil, olacak olanı zamanında fark etmek ve buna göre tedbir alabilmektir. Ve artık şu gerçeği açıkçadilegetirmekgerekirki, Afetdediğimizşeyçoğu zaman doğanın değil, ihmalin sonucudur. Bu yazı dizimizin bir sonraki bölümünde ise, aynı sistemin bir diğer yüzüne; yerin altındaki hareketlere, yani jeolojik tehlikelere bakacağız.
Ekleme Tarihi: 10 Nisan 2026 -Cuma
Mehmet Buldan

Tehlikenin 8 Yüzü (1): MeteorolojikveHidrolojikTehlikeler

“Afetleri Doğru Okumak: Tehlikenin Sekiz Yüzü” başlığıyla ele aldığımız önceki yazımızda, afetlerin yalnızca doğanın bir “gazabı” olmadığını; aksine birbirine bağlı, çok katmanlı bir sistemin parçası olduğunu ifade etmiştik. Ve Birleşmiş Milletler Afet Risk Azaltma Ofisi’nin (UNDRR) bu sistemi 302 alt türde ve sekiz ana başlık altında ele aldığı ifade etmiştik. Yine o yazıda, bu başlıkların her birini Türkiye ölçeğinde ayrı ayrı inceleyeceğimizi de belirtmiştik..

İşte bu yazı, o serinin ilk adımı.

Bu yazımızda, bu sistemin en geniş, en sık karşılaşılan ama bir o kadar da kanıksananhalkasıolan “MeteorolojikveHidrolojikTehlikelereodaklanıyoruz.

Gökyüzünden gelen ve suylaşekillenenbutehlike; çoğu zaman hayatın doğal bir parçası gibi görülür. Oysa tam da bu yüzden en çok ihmal edilen, en geç fark edilen ve en geniş etki alanına sahip risk grubudur.

Fırtına, sel, taşkın, kuraklık, dolu, sıcak hava dalgaları… Bunlar hayatın içinden olduğu için çoğu zaman sıradan kabul edilir. Oysa uluslararası veriler bu algının ne kadar eksik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO) ile CRED’in EM-DAT veri tabanına göre, son 50 yılda dünyada yaşanan afetlerin yaklaşık yarısı meteorolojik ve hidrolojik kaynaklıdır. Aynı çalışmalar, bu afetlerin toplam can kayıplarının yaklaşık %45’ine ve ekonomik zararların %70’ten fazlasına neden olduğunu göstermektedir. Bu tablo, gökyüzü ve su kaynaklı tehlikelerin sadece yaygın değil, aynı zamanda en yüksek etki gücüne sahip afet grubu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Türkiye’ye baktığımızda ise bu küresel tablonun dışında değil, tam aksine içinde olduğumuzu görüyoruz. Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) ve AFAD verilerine göre ülkemizde meydana gelen afetlerin %65–70’i meteorolojik ve hidrolojik karakterlidir. Buna karşılık deprem ve heyelan gibi jeolojik afetler sayısal olarak daha düşük oranlarda kalmaktadır. Yani Türkiye’de her 10 afetten yaklaşık 7’si doğrudan hava ve su kaynaklıdır. Bu durumun somut yansımaları da oldukçaçarpıcıdır. 2021 yılında Kastamonu-Bozkurt merkezli yaşanan Karadeniz sel felaketi, dere yataklarındaki yanlış yapılaşmanın nasıl ağır sonuçlar doğurduğunu 82 can kaybıyla göstermiştir. Öte yandan kuraklık, özellikle son yıllarda giderek derinleşen bir “yavaş gelişen afet” olarak karşımızaçıkmaktadır.2025 yılı itibarıyla yağışların uzun yıllar ortalamasının %25 altına düşmesiyle Konya Havzası başta olmak üzere geniş alanlarda ciddi su stresi ve buna bağlı çevresel sorunlar yaşanmaktadır. Ekonomik açıdan bakıldığında da benzer bir tablogörülmektedir. Meteorolojik afetler toplam zarar içinde yaklaşık %74’lük paya sahipken, tarım sigortası verileri hasar ödemelerinin büyük çoğunluğunun dolu, don ve fırtına gibi olaylardan kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Tüm bu veriler, meteorolojik ve hidrolojik tehlikelerin Türkiye için artık istisnai değil, süreklilik kazanan bir risk alanı haline geldiğini açıkça göstermektedir.

Yani en çok karşılaştığımız tehlike, aslında en büyük risk alanıdır.

Buradaki temel sorun, bu olayların ani değil alışıldık olmasıdır. İnsan tekrar eden şeyi sıradanlaştırır. Yağmur yağar, rüzgâr eser, sıcaklık artar… Ama artık bu olayların karakteri değişmiştir. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) son değerlendirme raporları, küresel sıcaklık artışıyla birlikte aşırı hava olaylarının hem sıklığında hem de şiddetinde ciddi artışlar yaşandığını açıkça ortaya koymaktadır. Daha sıcak bir atmosfer daha fazla nem taşır; bu da daha kısa sürede daha yoğun yağış anlamına gelir.

Ancak burada kritik bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir: Meteorolojik bir olay tek başına afet değildir. Birleşmiş Milletler Afet Risk Azaltma Ofisi (UNDRR) ve ülkemizde hazırlanan afet yönetimi raporları, afetin ancak tehlikenin maruziyet ve kırılganlık ile birleşmesiyle ortaya çıktığını açıkça ifade etmektedir.

Yani mesele sadece yağmur değildir; o yağmurun nereye düştüğüdür.

Meteorolojik ve hidrolojik tehlikeler dediğimiz şey aslında sadece yağmurdan ya da rüzgârdan ibaret değildir. Birleşmiş Milletler Afet Risk Azaltma Ofisi’nin (UNDRR) ortaya koyduğu sınıflandırmaya bakıldığında, bu alanın ne kadar geniş ve çok katmanlı olduğu açıkça görülür. Atmosferde oluşan konvektif olaylardan mikro patlamalara, şimşek ve gök gürültülü fırtınalardan başlayıp; kıyı ve nehir taşkınlarından buzul gölü taşkınlarına kadar uzanan su hareketleri; kum fırtınası, sis ve kirli hava gibi litometeor olaylar; denizlerde dev dalgalar, fırtına kabarmaları ve hatta tsunami gibi etkiler; basınç sistemlerine bağlı siklon ve tropikal fırtınalar; dolu, tipi, kuraklık ve kar fırtınası gibi yağış türleri; soğuk dalgaları, don olayları ve sıcak hava dalgaları gibi sıcaklık değişimleri; çığ ve çamur akıntısı gibi karasal etkiler ve nihayetinde kasırga ve şiddetli rüzgârlar bu başlık altında değerlendirilir. Yani mesele tek bir doğa olayı değildir; baştan sona birbirini tetikleyen ve birlikte çalışan bir sistemdir.

Dere yataklarının yapılaşmaya açılması, şehirlerin geçirimsiz yüzeylerle kaplanması, yağmur suyu altyapısının yetersizliği… Bunların her biri doğal bir olayı afete dönüştüren unsurlardır. Nitekim Türkiye’de de hazırlanan Afet Yönetimi Özel İhtisas Komisyonu Raporu, plansız kentleşme ve yanlış arazi kullanımının afet zararlarını artıran temel faktörler arasında olduğunu özellikle vurgulamaktadır.

Dünya örnekleri de bu gerçeği desteklemektedir. Aynı büyüklükteki bir fırtına Japonya veya Hollanda gibi altyapısı güçlü ülkelerde daha çok ekonomik kayıplara yol açarken, erken uyarı sistemlerinin ve altyapının yetersiz olduğu ülkelerde ciddi can kayıplarına neden olabilmektedir. Bu durum, afetin doğasından çok toplumların hazırlık düzeyinin belirleyici olduğunu göstermektedir.

Meteorolojik ve hidrolojik tehlikelerin en kritik özelliği, tek başına gelmemeleridir. Yağıştaşkını, taşkınçamur akıntısını; sıcaklık artışı kuraklığı, kuraklık ise ekonomik ve toplumsal krizleri tetikler. Yani karşımızda tekil olaylar değil, birbirini besleyen ve büyüten bir zincir vardır.

Bu nedenle bu afet türünü yalnızca “hava olayı” olarak görmek, meselenin özünü eksik bırakır. Çünkü mesele sadece yağmurun yağması, rüzgârın esmesi değildir; mesele, nasıl bir şehir kurduğumuz, nasıl bir toprak bıraktığımız ve doğayla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur.

Bugün yaşananlara baktığımızda, doğanın payı kadar insanın tercihlerini de görmek gerekir. Çünkü aynı yağmur bir yerde sadece toprağı ıslatırken, başka bir yerde afete dönüşüyorsa, burada sorgulanması gereken yalnızca doğa değildir. Bu tablo bize şunu gösterir: Mesele sadece iklim değişikliği değil; aynı zamanda yanlış kentleşme kararları, göz ardı edilen riskler ve ertelenmiş sorumluluklardır. Dere yatağına yapı yapıp sonra suyu suçlamak, aslında yağmuru değil, kendi tercihlerimizi sorgulamayı gerektirir.

Meteorolojik ve hidrolojik tehlikeler; iklimden kente, çevreden toplumsal yapıya kadar uzanan geniş bir düzenin parçasıdır. Bu düzenin herhangi bir yerinde yapılan hata, başka bir yerde sonuç verir. Yani mesele tek bir olay değil, birbirine bağlı bir süreçtir.

Bu yüzden afetleri doğru okumak; sadece olanı görmek değil, olacak olanı zamanında fark etmek ve buna göre tedbir alabilmektir.

Ve artık şu gerçeği açıkçadilegetirmekgerekirki, Afetdediğimizşeyçoğu zaman doğanın değil, ihmalin sonucudur.

Bu yazı dizimizin bir sonraki bölümünde ise, aynı sistemin bir diğer yüzüne; yerin altındaki hareketlere, yani jeolojik tehlikelere bakacağız.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ekosektor.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.