“Tehlikenin 8 Yüzü” serimizin bu bölümünde yönümüzü yeniden yere çeviriyoruz. Çünkü insanlık tarihindeki en büyük kırılmaların önemli bir kısmı yerin derinliklerinden geldi. Depremler, heyelanlar, kaya düşmeleri, obruklar, kıyı çökmesi, volkanik olaylar ve yer deformasyonları… Bunların tamamı artık Birleşmiş Milletler Afet Risk Azaltma Ofisi (UNDRR) ile Uluslararası Bilim Konseyi’nin (ISC) 2025 yılında güncellediği sınıflandırmada “Jeolojik Tehlikeler” başlığı altında değerlendiriliyor.
Esasında UNDRR’nin 2020’de yayımladığı ilk kapsamlı çalışmada dünya genelinde 302 afet tehlikesi tanımlanmıştı. Son güncellemede ise birbirine benzeyen ve tekrar eden bazı risk başlıkları yeniden düzenlenerek bu sayı 281’e indirildi. Yeni sistemde afet tehlikeleri 8 ana başlık ve 39 küme altında toplandı; bunların 25’i doğrudan jeolojik tehlikelerden oluşuyor.
Ama mesele artık yalnızca yerin sarsılması değil. Çünkü bugün afetlerin tek başına gelmediğini çok daha net görüyoruz. Bir deprem sadece binaları yıkmıyor; kimi zaman heyelanı tetikliyor, altyapıyı çökertiyor, yangınlara neden oluyor, iletişimi durduruyor, ulaşımı aksatıyor, göç hareketlerini başlatıyor ve ekonomik hayatı derinden etkiliyor. İşte bu yüzden UNDRR’nin 2025 güncellemesinde en çok dikkat çeken başlıklardan biri “çoklu tehlike yaklaşımı” oldu. Yani artık afetler birbirinden bağımsız olaylar olarak değil, birbirini etkileyen ve büyüten risk zincirleri olarak değerlendiriliyor.
Türkiye’ye, yani Anadolu coğrafyasına bakacak olursak; bu topraklar Avrasya, Arap ve Afrika levhalarının birbirini sıkıştırdığı hareketli bir kuşağın üzerinde yer alıyor. Bu yüzden deprem bizim için sıra dışı bir durum değil, coğrafyamızın kaçınılmaz gerçeği. Ancak yaşanan büyük yıkımlar bize başka bir gerçeği daha gösterdi. Afet dediğimiz şey çoğu zaman doğanın değil, insanın hazırlıksız yakalandığı anların sonucu oldu. 1999 Gölcük Depremi (Marmara Depremi) ve 2023 Kahramanmaraş Depremleri bize bir gerçeği çok ağır bedellerle hatırlattı: afetlerde asıl hayat kurtaran şey yalnızca müdahale değil, afet olmadan önce yapılan doğru planlama ve risk azaltma çalışmalarıdır. Sağlam zemin seçimi, bilimsel şehirleşme, etkin denetim ve zamanında gerçekleştirilen kentsel dönüşüm; bazen binlerce insanın hayatta kalması ile felaketin büyümesi arasındaki farkı belirler.
UNDRR’nin 2025 sınıflandırmasına göre jeolojik tehlikeler; “Sismik Tehlikeler”, “Volkanik Tehlikeler”, “Yer Başarısızlığı/Zemin Hareketleri” ve “Diğer Jeolojik Tehlikeler” olmak üzere dört ana küme altında değerlendiriliyor.
Sismik Tehlikeler
Çünkü bazı felaketler yalnızca fay hatlarında değil, yıllarca biriken ihmallerde büyüyor. UNDRR’nin yeni sınıflandırmasında jeolojik tehlikelerin depremle sınırlı görülmemesi de bu yüzden önemli. Depremin etkisi artık yalnızca sarsıntıyla açıklanmıyor; sıvılaşma, yüzey kırıkları, heyelanlar, kıyı çökmeleri ve zemin deformasyonları da aynı risk zincirinin parçaları olarak değerlendiriliyor.
1999 Gölcük Depremi’nde Adapazarı çevresindeki ağır yıkımın önemli nedenlerinden biri zemin sıvılaşmasıydı. İnsanlar yalnızca depremin şiddetiyle değil, zeminin taşıma gücünü kaybetmesiyle karşı karşıya kaldı. Benzer şekilde Asrın Felaketi olarak hafızalara kazınan 6 Şubat depremlerinde de özellikle Hatay’da zeminsel sorunlar, fay kırıkları ve yapı stokunun durumu yıkımın boyutunu daha da artırdı.
Bugün artık biliyoruz ki deprem kaderin değil, ihmallerin büyüttüğü bir afete dönüşüyor. Çünkü kader tedbiri dışlamaz; asıl yıkımı yanlış şehirleşme, denetimsizlik ve zamanında alınmayan önlemler oluşturuyor.
Yer Başarısızlığı / Zemin Hareketleri
Türkiye’de çoğu zaman göz ardı edilen başka bir gerçek daha var: Jeolojik risk yalnızca deprem değildir.
Karadeniz’de hemen her yıl heyelanlar yaşanıyor. Özellikle Rize, Artvin, Trabzon ve Giresun hattında yoğun yağış ile eğimli arazideki kontrolsüz yapılaşma birleşince toprak taşıdığı yükü bırakıyor. Bir gecede kayan yalnızca dağ olmuyor; insanların hayatı, hafızası ve geleceği de kayıp gidiyor.
Konya Havzası’nda giderek büyüyen obruklar ise başka bir uyarı veriyor. Yeraltı suyunun kontrolsüz kullanımı, toprağın altındaki dengeyi bozuyor. Sonra bir sabah insanlar tarlalarının ortasında dev bir boşlukla karşılaşıyor. Doğa bazen bir anda değil, yavaş yavaş konuşuyor.
Doğu Anadolu’da kaya düşmeleri hâlâ ciddi bir risk. Erzincan, Erzurum, Van ve Hakkâri çevresinde zaman zaman tonlarca ağırlığındaki kaya parçaları yolları kapatıyor, yerleşimleri tehdit ediyor. Bunların çoğu ulusal gündeme bile düşmeden yaşanıyor.
Oysa UNDRR’nin yeni yaklaşımı bize şunu söylüyor: “Küçük görülen riskler, büyük afet zincirlerinin başlangıcı olabilir.”
Volkanik Tehlikeler
Bir diğer önemli başlık ise volkanik tehlikeler. Türkiye bugün Pasifik Ateş Çemberi kadar aktif görünmese de Nemrut, Tendürek, Erciyes, Hasan Dağı ve Ağrı gibi potansiyel volkanik sistemlere sahip. Üstelik modern afet yönetimi artık volkanik riski yalnızca lav akıntısı olarak görmüyor. Kül bulutları hava ulaşımını durdurabiliyor, gaz salımları yaşamı tehdit edebiliyor, volkanik heyelanlar ve laharlar büyük yıkımlara neden olabiliyor.
2010’da İzlanda’daki Eyjafjallajökull patlaması Avrupa hava trafiğini günlerce felç etmişti. 2022 Tonga denizaltı volkanı ise Pasifik boyunca tsunami üretmişti. Çünkü artık afetler yalnızca yerel değil; küresel sistemleri etkileyen olaylara dönüşüyor.
Risk Azaltım ve Dirençlilik
Türkiye’de afet yönetimi anlayışı da son yıllarda AFAD koordinasyonunda önemli bir paradigma değişimi yaşamaya başladı. Uzun yıllar daha çok müdahale odaklı yürütülen yapı, bugün afet risk azaltımı, hazırlık, dirençlilik ve iyileştirme süreçlerini kapsayan “Bütünleşik Afet Yönetimi Sistemi” anlayışına yöneliyor. İRAP, TARAP, erken uyarı sistemleri, risk analizleri, kentsel dönüşüm çalışmaları ve toplum temelli eğitimler bu dönüşümün somut örnekleri arasında yer alıyor.
Ancak buna rağmen toplum nezdinde afet yönetimi hâlâ çoğunlukla arama-kurtarma ve müdahale aşaması üzerinden değerlendiriliyor. Oysa modern afet yönetiminde asıl başarı, afet olduktan sonra müdahale etmek değil; afet gerçekleşmeden önce riskleri azaltarak can ve mal kayıplarını en aza indirebilmekte yatıyor. Nitekim Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın Afet Yönetimi Özel İhtisas Komisyonu Raporu da Türkiye’de afet zararlarının artmasında hızlı ve çarpık kentleşme, denetimsiz yapılaşma, yanlış arazi kullanımı, altyapı yetersizliği ve risk azaltım çalışmalarındaki eksikliklerin etkili olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Aynı raporda özellikle dirençli şehirleşme, mikrobölgeleme çalışmaları, erken uyarı sistemleri, zemin analizleri, kritik altyapıların güçlendirilmesi ve toplumun afet farkındalığının artırılması gerektiği vurgulanıyor.
Yer milyonlarca yıldır hareket ediyor. Faylar susmuyor. Dağlar durmuyor. Toprak hafızasını kaybetmiyor.
Bugün geçmişe göre afetler konusunda çok daha fazla çalışma yapılıyor; devlet kurumları, yerel yönetimler, bilim insanları, gönüllüler ve toplumun birçok kesimi riskleri azaltmak için önemli adımlar atıyor. Ama afetlere karşı gerçek direnç, yalnızca kurumların değil, toplumun tamamının bu bilinçle hareket etmesiyle mümkün oluyor. Çünkü doğayı durduramayız; fakat onu anlayarak, tedbir alarak ve birlikte hazırlıklı yaşayarak kayıpları azaltabiliriz.
