“Bazen bir ritim, insanlığın ortak hafızasında zaten var olan bir anlamı yeniden görünür kılar.”
Şu günlerde hepimizin zihninde sessizce yankılanan Kâbe’de hacılar… İlahinin kısa sürede geniş kitlelere ulaşması, ilk bakışta yalnızca dijital çağın hızının bir sonucu gibi görülebilir. Ancak bu yayılma hızının, teknolojik bir dolaşımdan daha fazlasını ifade ettiğini düşünmekteyim. Zira bazı sesler yalnızca duyulmaz, aynı zamanda hatırlanır. Bazı kelimeler yalnızca telaffuz edilmez, aynı zamanda zihinde bir karşılık bulur. Bu durum, ritmin ve sembolün insan bilincinde taşıdığı derin ve süreklilik arz eden anlam ile ilgilidir.
Ritim, insanın sonradan öğrendiği bir yapı değildir; onun varoluşuna eşlik eden en temel düzendir. Kalbin atışı, nefesin akışı ve insanın dünyadaki ilk deneyimi ritmiktir. Bu nedenle ritim, yalnızca estetik bir unsur değil, insanın bilinç yapısına yerleşmiş kadim bir hafıza olmuştur.
Carl GustavJung, insan zihninin yalnızca bireysel deneyimlerden oluşmadığını, aynı zamanda insanlığın ortak geçmişini taşıyan bir “kolektif bilinç” katmanına sahip olduğunu ifade eder. Jung’a göre kolektif bilinç, insanlığın ortak sembollerinin, anlamlarının ve deneyimlerinin zihinde varlığını sürdürdüğü bir alandır. Bu semboller, zaman zaman belirli bir kelime, bir görüntü veya bir ritim aracılığıyla yeniden görünür hale gelir. Kâbe, bu sembollerden biridir. Allah ismi, bu sembollerden biridir. Bu kavramlar yalnızca belirli bir inanç sistemine ait terminolojik ifadeler değil, aynı zamanda yönelmenin, aidiyetin ve insanın kendisini aşan bir hakikate bağlanma arayışının temsilidir.
Modern insan, kendisini çoğu zaman yalnızca rasyonel ve bireysel bir varlık olarak tanımlar. Ancak insan bilinci yalnızca akıl ile işlemez. Aynı zamanda semboller, ritimler ve anlamlar aracılığıyla da şekillenir. Bu nedenle bazı kelimeler, bazı sesler ve bazı ritimler, insan üzerinde açıklanması zor bir etki yaratır. Bu etki, yalnızca estetik bir tepki değildir; varoluşsal bir yansımadır. Dijital çağın hızlandırıcı etkisiyle bir ilahinin geniş kitlelere ulaşması, yalnızca teknolojik bir yayılma değil, aynı zamanda anlamın yeni bir görünürlük kazanmasıdır. Böylece “Kâbe”, “Allah” ve “hac” gibi kavramlar, yalnızca belirli bir coğrafyanın veya topluluğun değil, daha geniş bir insanlık alanının diline dahil olur. Bu durum, sembollerin normatif ve yön belirleyici işlevi ile de yakından ilişkilidir. Nitekim insan, yalnızca fiziksel gerçeklik içinde değil, aynı zamanda anlam ve semboller düzeni içinde varlığını sürdürür.
Bu anlamda sembollerin yalnızca kültürel değil, aynı zamanda düzen kurucu bir işlev taşıdığı görülmektedir. Toplum, yalnızca yazılı kurallar ile değil, aynı zamanda ortak anlamlar ve semboller aracılığıyla da varlığını sürdürür. Hukuk normları nasıl ki toplumun davranış alanını belirleyen görünmeyen bir çerçeve oluşturuyorsa, semboller de insanın bilinç alanının sınırlarını çizer.
Modern çağ ne kadar hızlanırsa hızlansın, insanın anlam ile kurduğu bağ bütünüyle ortadan kalkmaz. Araçlar değişir. Biçimler değişir. İfade yöntemleri değişir. Ancak insanın yönelme ihtiyacı varlığını sürdürür. Bazen bir ritim, bu yönelimi görünür hale getirir. Bazen bir kelime, insanın kendisinden daha büyük bir anlam ile kurduğu ilişkiyi hatırlatır. Ve bazen bir ilahi, yalnızca bir ses olmaktan çıkar; insanlığın ortak hafızasında varlığını sürdüren bir sembolün yeniden dile gelmesi haline dönüşür. İnsanın anlam arayışı varlığını sürdürmeye devam eder. Ve belki de ritim, insanın unuttuğunu yeniden hatırlama biçimidir…
