“Bir millet, geleceğini ancak kendi değerlerini temel alan bir ana yasa ile güvence altına alabilir.”
Bir milletin mazisinde bazı anlar vardır. Bu anlar sıradan değildir. Sadece bir değişimi değil, aynı zamanda bir fark edişi ifade eder. İnsan bazen durur ve kendisine şu soruyu sorar: Neredeyim ve nereye gidiyorum? Milletler için de bu böyledir. Geçmişin birikimi ile geleceğin ihtiyaçları bir noktada buluşur. O noktada karar vermek gerekir. İşte bugün Türkiye’nin önünde duran yeni ana yasa meselesi, tam olarak böyle bir kavşağı temsil etmektedir. Bu mesele, yalnızca bir hukuk metninin yenilenmesi değildir. Daha derin bir meseledir. Türkiye’nin değişen dünya karşısında kendi varlığını daha sağlam temeller üzerine oturtma iradesidir. Kendi geleceğini başkalarının çizdiği sınırlar içinde değil, kendi iradesiyle belirleme kararlılığıdır. Çünkü ana yasalar, devletin nasıl işleyeceğini belirlemenin ötesinde bir anlam taşır. Millet ile devlet arasındaki bağın en güçlü ifadesidir. Bir toplumun hangi değerlere yaslandığını, neyi korumak istediğini ve nasıl bir gelecek kurmayı hedeflediğini gösterir. Bu nedenle yeni ana yasa, yalnızca bugünün ihtiyaçlarına cevap veren bir düzenleme değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin köklü birikiminden güç alarak geleceğini daha bilinçli, daha sağlam ve daha güvenli temeller üzerine inşa etme iradesinin açık bir göstergesidir.
Zamanın Çağrısı ve Değişimin Zarureti
Yeni demek, çoğu zaman anlaşılanın aksine, geçmişi reddetmek değildir. Yeni demek, geçmişin üzerine daha sağlam bir kat çıkabilmektir. Çünkü hayat durmaz. Zaman durmaz. Dünya değişir. Şartlar değişir. Toplumların ihtiyaçları da bu değişimle birlikte farklılaşır. Dün yeterli olan bir düzen, bugün eksik kalabilir. Bu bir kopuş değildir. Bu, hayatın doğal akışıdır. Türkiye gibi köklü bir devlet geleneğine sahip ülkeler için yenilenmek bir tercih değildir. Bir zorunluluktur. Var olmanın, güçlü kalmanın doğal sonucudur. Çünkü kendini yenileyebilen devletler ayakta kalır. Kendini tekrar edenler ise zamanla zayıflar. Bugün dünya yeniden şekilleniyor. Ekonomik dengeler değişiyor. Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Küresel ilişkiler yeni bir düzen oluşturuyor. Türkiye’nin de bu değişimi görmesi gerekir. Kendi temel metinlerini bu yeni gerçekliğe uygun şekilde yeniden düşünmesi gerekir. Bu bir tercih değil, bir gerekliliktir. Yeni ana yasa, geçmişi geride bırakmak için değildir. Tam tersine, geçmişten aldığı güçle geleceğe daha sağlam adımlarla yürüyebilmek için bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır.
Kimliğin, Kültürün ve İnancın Temeli: “Ana”
İnsan annesiyle hayata tutunur.Ana, başlangıçtır. Ana, köktür. Ana, aidiyettir. Milletler de ana değerleriyle ayakta kalır. Bir milleti millet yapan sadece sınırlar değildir. Onun dili vardır. İnancı vardır. Kültürü vardır. Ortak hafızası vardır. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde bunu açıkça ifade eder. Ona göre millet, yalnızca siyasi bir birlik değildir. Aynı zamanda kültürel ve manevi bir birliktir. Milleti ayakta tutan şey, ortak değerlerdir. Ortak bilinçtir. Ortak hafızadır. Bu nedenle bir ana yasa hazırlanırken yalnızca bugünün ihtiyaçları düşünülmez. Milletin öz kültürü düşünülür. İnanç dünyası düşünülür. Tarihsel birikimi düşünülür. Çünkü köklerinden kopan hiçbir yapı uzun süre ayakta kalamaz. Güçlü bir gelecek, ancak sağlam bir aidiyet duygusu üzerine kurulabilir.
Düzenin, Gücün ve Geleceğin Teminatı
Yasa, bir toplumun birlikte yaşayabilmesinin görünmeyen omurgasıdır. İnsanlar ancak adaletin var olduğuna inandıkları yerde kendilerini güvende hisseder. Güçlü olanın değil, haklı olanın korunacağını bilmek ister. Devleti gerçek anlamda devlet yapan şey budur. Yasa, sadece kurallar bütünü değildir. Aynı zamanda bir güven sözüdür. Devletin vatandaşına verdiği bir teminattır. Bugün modern dünyada yasalar, sadece ulusal sınırlar içinde düşünülmez. İnsan hakları vardır. Evrensel hukuk vardır. İnsan onuru vardır. Adalet, sınırların ötesinde bir değerdir. Türkiye Cumhuriyeti de kendi tarihinden, milletinden ve devlet geleneğinden aldığı güçle, insan onurunu merkeze alan güçlü bir hukuk düzeni kurmak zorundadır. Aynı zamanda adil olmak zorundadır. Yeni ana yasa, bu anlamda geleceğe güven veren bir temeldir. Devlet ile millet arasındaki bağı daha da sağlamlaştıran bir temeldir.
Yeni ana yasa, bir devamlılıktır. Çünkü hiçbir devlet, geçmişinden tamamen koparak varlığını sürdüremez. Önemli olan geçmişianlamaktır ve korumaktır. Ve onu tamamlamaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bugüne kadar oluşturduğu anayasal birikim, uzun yılların devlet tecrübesinin sonucudur. Millet iradesinin sonucudur. Ancak zaman değişmiş, yeni şartlar ortaya çıkmıştır. Bu nedenle yeni ana yasa, kendisinden önceki düzenlemeleri reddeden bir metin olmamalıdır. Eksikleri tamamlayan bir metin olmalıdır. Geleceğe daha sağlam bir köprü kuran bir metin olmalıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iradesiyle şekillenen ve milletin kabulüyle güç kazanan bir ana yasa, yalnızca bugünün değil, yarının da teminatı olacaktır. Nitekim güçlü devletler sadece bugünü yönetmez. Geleceği de güvence altına alır.
Türkiye’nin Stratejik Ufku
Yeni ana yasa, devletin iç işleyişini düzenleyen metin olmaktan ziyade, Türkiye’nin dünyadaki yerini nasıl konumlandıracağını da dolaylı olarak belirleyen bir irade beyanıdır. Güçlü bir devlet duruşu, güçlü bir hukuki zemin üzerinde şekillenir. Türkiye, tarih boyunca sadece kendi sınırları içinde yaşayan bir ülke olmamıştır. Daha geniş bir coğrafyanın parçası olmuştur. Balkanlar, Orta Asya, Orta Doğu… Bu coğrafyalar sadece geçmiş değildir. Aynı zamanda gelecektir. Ekonomidir. Enerjidir. Güvendir. Bugün bu bölgelerle kurulacak ilişkiler, Türkiye’nin geleceğini doğrudan etkileyecektir. Balkanlar’da ekonomik bağların güçlendirilmesi önemlidir. Orta Asya’daki tarihi bağların yeniden canlandırılması önemlidir. Orta Doğu’daki risklerin doğru yönetilmesi önemlidir. Tüm bu süreçlerde devlete yön verecek olan en temel dayanak, güçlü ve geleceği gözeten bir ana yasa olacaktır. Çünkü sağlam bir hukuki temel olmadan, kalıcı bir devlet vizyonu oluşturmak oldukça meşakkatlidir.
Türkiye’nin önünde önemli meseleler vardır. Göç meselesi bunlardan biridir. Bu sadece bir nüfus hareketi değil aynı zamanda sosyal,ekonomik bir meseledir. Güvenlik meselesidir. Bunun yanında yeraltı zenginlikleri vardır. Bu kaynakların doğru değerlendirilmesi gerekir. Sanayi vardır. Güçlendirilmesi gerekir. Teknoloji vardır. Dışa bağımlılığın azaltılması gerekir. Zira artık büyük devletler güçlü oldukları için değil, ürettikleri için güçlüdürler. Teknolojiye sahip oldukları için güçlüdür. Kendi kaynaklarını etkin kullandıkları için güçlüdür. Yeni ana yasa, bu sürecin hukuki temelini oluşturacaktır. Türkiye’nin daha güçlü, daha bağımsız ve daha güvenli bir gelecek kurma iradesinin temel dayanaklarından biri olacaktır.
En nihayetinde, yeni bir ana yasa yalnızca hukuki bir husus değil, bir gelecek meselesidir. Türkiye’nin kendisine nasıl bir gelecek çizmek istediği ile doğrudan ilgilidir. Nitekim ana yasalar yalnızca devletin iç işleyişini düzenlemeyip, devletin hangi değerler üzerine yükseleceğini de belirler. Türkiye köklü bir devlettir. Güçlü bir geçmişe ve güçlü bir devlet geleneğine sahiptir. Ancak gelecek, sadece geçmişe bakarak kurulmaz. Bilinçli tercihler gerekir. Sağlam temeller gerekir. Ziya Gökalp’in ifade ettiği gibi, millet yalnızca bugünün insanlarından ibaret değildir. O, geçmişten devralınan ve geleceğe emanet edilen bir ortak vicdandır. Yeni ana yasa da bu ortak vicdanın yazılı ifadesi olacaktır. Geçmişi koruyan, bugünü anlayan ve geleceği kuran bir metin olacaktır. Bu kapsamda, yalnızca ulusal ihtiyaçlar değil, aynı zamanda insanlığın ortak hukuk birikimi de dikkate alınmalıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ortaya koyduğu temel hak ve özgürlükler, Birleşmiş Milletler’in insan haklarına ilişkin evrensel ilkeleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut anayasal tecrübesi, bu sürecin vazgeçilmez dayanaklarıdır. Yeni ana yasa, bu birikimi reddeden değil, aksine onu anlayan, koruyan ve daha ileri taşıyan bir metin olmalıdır. Bu metin, hem milletin kendi tarihsel ve kültürel değerlerini yansıtan, hem de evrensel insan hakları standartları ile uyumlu olan, bu iki alan arasında sağlam bir köprü kuran ve onları daha ileri bir seviyeye taşıyan gelişmiş bir anayasa niteliği taşımalıdır. Çünkü güçlü bir gelecek, ancak kendi köklerine bağlı kalırken evrensel hukukun kazanımlarını da içselleştirebilen bir anayasal düzen üzerine kurulabilir.
