Çanakkale, ortak hafızanın en güçlü duraklarından biri. Her yıl aynı saygıyla anılıyor; isimler, tarihler, mekânlar canlı tutuluyor. Fakat bu hatırlama çoğu zaman sonuca odaklanıyor. O sonucu mümkün kılan insan tipine daha az bakılıyor.
Çanakkale’yi anlamak, kazanılan cepheleri saymaktan ibaret değil. Asıl mesele, o gün sahneye çıkan karakteri kavramak: zor şartlar altında yönünü kaybetmeyen, sorumluluğu ertelemeyen, kendisini daha geniş bir bütün içinde konumlandırabilen bir insan.
Bu tabloyu somutlaştıran sahneler var. 25 Nisan 1915’te Arıburnu’nda çıkarma başladığında, Mustafa Kemal Atatürk birliklerine şu emri verir:
“Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.” Bu cümle, askeri bir talimatın ötesinde bir eşik gösterir: vazifenin, bireysel kaygıların önüne geçtiği an.
Yıllar sonra, 1934’te Anzak annelerine hitaben söylediği sözler, aynı karakterin başka bir yönünü görünür kılar: “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar… Artık dost bir vatanın toprağındasınız… Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar… Gözyaşlarınızı dindiriniz.”
Savaşın ortasında dahi merhametin korunabildiğini gösteren bir dil…
Cephe hatıratları da benzer ayrıntılar taşır. Yaralı düşman askerlerinin tedavi edildiğine, ateşkes anlarında karşılıklı insani temasların kurulduğuna dair kayıtlar mevcuttur. Disiplinin yokluk içinde bile sürdürüldüğü, düzenin imkânsızlıkla birlikte yürütüldüğü bir zemin.
Bu bir “duygu anlatısı” değil; bir ölçü meselesi. Çanakkale, neyin kazanıldığını gösterdiği kadar, hangi niteliklerle kazanıldığını da ortaya koyar.
Günümüz farklı bir sahne kuruyor. Cepheler değişti; mücadele biçimleri de. Yine de temel sorular yerinde duruyor. İnsan, zor olanı ne ölçüde seçer? Kendi çıkarı ile doğru olan arasında kaldığında hangi yöne eğilir?
Bugünün sınavı daha sessiz. İşini hakkıyla yapmak, emanet edilen sorumluluğu taşımak, güç karşısında adaleti gözetmek… Büyük kelimeler küçük kararlara dönüşmüş durumda. Bu yüzden ölçü, gündelik hayatın içinde aranıyor.
Çanakkale’yi anmak, geçmişi tekrarlamak anlamına gelmez. Daha çok, bugüne bir referans koymaktır. Aynı şartları yaşamıyoruz; fakat aynı nitelikleri taşıyıp taşımadığımız sorusu geçerliliğini koruyor.
Sonuç basit bir hatırlatmaya bağlanabilir: Büyük kırılmalar, bir anda ortaya çıkmaz; yıllar boyunca biriken tercihlerle şekillenir.
Mesele, o gün ne olduğundan çok, bugün ne olduğumuzdur.
