Deprem olduğunda hepimiz aynı görüntülere bakıyoruz. Yıkılmış binalar, enkaz başında bekleyen aileler, arama kurtarma ekipleri, siren sesleri ve umutla gelecek bir haberi bekleyen insanlar… Ardından da yıllardır duyduğumuz o cümle geliyor: “Türkiye bir deprem ülkesi.”
Evet, Türkiye bir deprem ülkesi! Faylarımız var, depremlerimiz var ve bu coğrafyada yaşamaya devam edeceğiz. Bunu değiştiremeyiz.
Deprem ile yıkım aynı şey değildir.
Deprem bir doğa olayıdır. Asıl mesele, o deprem karşısında bizim nasıl bir şehir kurduğumuzdur. Eğer bilimden uzak, yapı denetimi gerektiği gibi yapılmayan, malzemeden tasarruf edilen ve bütün bunların üzerine bir de “Bir şey olmaz” anlayışını ekliyorsak, ortaya çıkan sonucu sadece depreme bağlamak doğru değildir.
Bu nedenle artık depremi yalnızca bir doğa olayı olarak konuşmaktan vazgeçip, kendi sorumluluğumuzu da konuşmamız gerekiyor.
Bir müteahhit maliyeti düşürmek için yapı kalitesinden taviz verirse bunun bir sonucu vardır. Bir mühendis yaptığı işin sorumluluğunu yalnızca attığı imzadan ibaret görürse bunun bir sonucu vardır. Denetim görevini gerektiği gibi yapmayan herkesin de bir sorumluluğu vardır.
Ama mesele sadece kamu görevlileri, mühendisler veya müteahhitlerle de sınırlı değil.
Vatandaş olarak bizim de sorumluluğumuz var.
Evimizin güvenliğini hiç sorgulamıyorsak, binamızın risk durumunu bilmiyorsak, taşıyıcı sisteme müdahale edilmesine göz yumuyorsak, “Bana bir şey olmaz” diyorsak ve afet hazırlığını gereksiz bir ayrıntı olarak görüyorsak, bu zincirin bir parçası hâline geliyoruz.
Depremden sonra herkes suçlu arıyor. Oysa asıl yapmamız gereken, deprem olmadan önce sorumluluğu paylaşmak.
Dünyanın deprem yaşayan ülkelerine baktığımızda bunun mümkün olduğunu görüyoruz. Japonya yıllardır deprem gerçeğine göre şehirlerini, yapı standartlarını ve toplumun afet bilincini geliştiriyor. Şili de büyük depremler yaşanmasına rağmen yapı güvenliği konusunda ciddi standartlar uyguluyor. Bu ülkeler de depremi engelleyemiyor. Onların farkı, deprem gerçeğini kabul edip şehirlerini buna göre yönetmeleri. Bizim de yapmamız gereken tam olarak bu.
Deprem olduğunda ne kadar hızlı müdahale edeceğimiz elbette önemli. Arama kurtarma ekiplerinin güçlü olması, itfaiyenin, sağlık ekiplerinin ve diğer kurumların koordineli çalışması hayati öneme sahip. Ancak afet yönetiminin asıl başarısı, enkazın başında kaç kişiyi kurtardığımızla sınırlı değildir. Asıl başarı, o insanların neden enkazın altında kaldığını sorgulamak ve aynı şeyin bir daha yaşanmaması için deprem olmadan önce harekete geçmektir.
Çünkü enkaz kaldırmak, yeni bina yapmaktan daha kolaydır. Asıl zor olan, yıllardır birikmiş riskleri görmek ve bunları ortadan kaldırmak için ekonomik ve sosyal bedelleri göze almaktır.
Bazen bir binayı yıkıp yeniden yapmak gerekir. Bazen yıllardır kullanılan bir yapının artık güvenli olmadığını kabul etmek gerekir.
İşte gerçek mücadele burada başlıyor.
Bugün “Bir sonraki büyük deprem ne zaman olacak?” sorusundan çok daha önemli bir soru var: “Bir sonraki büyük deprem olduğunda biz hazır olacak mıyız?”
Bu sorunun cevabını deprem olduktan sonra vermenin hiçbir anlamı yok.
Çünkü deprem başladığında artık karar verme zamanımız kalmayacak. O anda yaşayacağımız sonuçlar, bugün verdiğimiz kararların sonucu olacak.
Sağlam zeminde, doğru planlanmış, yönetmeliğe uygun ve denetlenmiş bir binada oturuyorsak bugün verilen doğru kararların karşılığını alacağız. Riskli bir yapıda yaşıyorsak, yıllardır ertelenen bir sorunun bedelini ödeyeceğiz.
Bu nedenle deprem meselesini korku üzerinden değil, sorumluluk üzerinden konuşmalıyız.
Depremi kader olarak kabul edebiliriz. Ancak kötü yapılaşmayı, denetimsizliği, ihmali ve kuralsızlığı kader olarak kabul etmek zorunda değiliz.
Çünkü doğa kendi işini yapıyor.
Asıl mesele, bizim kendi işimizi yapıp yapmadığımız.
Artık her depremden sonra aynı cümleyi kurmak yerine, deprem olmadan önce gerekeni yapmanın zamanı geldi.
Çünkü bir şehrin gerçek gücü deprem gelmeden önce ne kadar hazırlıklı olduğu ile ölçülür.
Ve belki de artık “felaket” demeden önce başka bir kavramı konuşmamız gerekiyor, “ihmali.”
Çünkü deprem doğanın gerçeğidir.
Ama yıkımın boyutu, büyük ölçüde bizim tercihlerimizin sonucudur.
