Mesele depremin kaç büyüklüğünde olacağı değil, mesele biz bu depreme hazır mıyız, değil miyiz sorusudur.
Aylardır televizyon ekranlarında aynı tartışmayı izliyoruz. Bilim insanları bile bu konuda ortak bir görüşte uzlaşamıyor. Bir kanalda “7,0 büyüklüğünde bir deprem olabilir” deniliyor, diğerinde “7,2 daha olası” deniliyor, bir başkasında ise “o kadar da büyütmeyin olmayacak” deniliyor. Grafikler çiziliyor, fay hatları gösteriliyor, hararetli tartışmalar yapılıyor.
Ama bütün bu konuşmaların sokaktaki vatandaşa bir faydası var mı?
Açık söyleyelim: Yok.
Bu tartışmalar gerçeği ertelemekten başka bir işe yaramıyor. Çünkü mesele biz millet olarak bu depremlere ne kadar hazırız.
Gelin bir anlığına düşünelim…
Marmara Bölgesinde 7,2 büyüklüğünde ve yaklaşık 40 saniye süren güçlü bir yer sarsıntısı yaşandığını varsayalım. Bu kısa bir an değildir. Böyle bir depremde binlerce bina yıkılır, yüz binlerce insan evsiz kalır. Elektrikler kesilir, telefon ve internet şebekeleri devre dışı kalır, ulaşım aksar, yollar ve köprüler ciddi hasar görür. Şehirler kilitlenir kalır.
Ama asıl tablo sarsıntı durduktan sonra ortaya çıkar.
Aynı anda binlerce bina enkaza dönüşür, on binlerce insan yardım ve kurtarılmayı bekler. Arama kurtarma ekipleri canla başla çalışır, ancak her noktaya aynı anda ulaşmaya çalışsa da bu ölçekte bir afette ilk saatlerde bu mümkün olmaz. Enkazların kapattığı yollar, hasar gören köprüler yardımların önüne set çeker. Ve bu noktada, kaybolan her dakika bir ömür demektir.
İstanbul, Kocaeli, Yalova ve Bursa…
Hayat birkaç dakika içinde altüst olur. Bu sadece bir deprem değildir. Bu büyüklükteki bir afet, Marmara bölgesinde sadece binaları değil, günlük yaşamı ve ekonomiyi de felç edecek bir krize dönüşür. Sanayi tesislerinde üretim durur, ulusal ve uluslararası piyasalar etkilenir, mal ve hizmet akışı kesilir. Binlerce işyeri kapanır, geçicide olsa yüz binlerce kişi işsiz kalır, lojistik ve ulaşım aksar ve ekonomiye can veren sistemde ciddi aksamalar yaşanır. Kısacası Marmara durursa, Türkiye durur.
Ama burada altını kalın kalın çizelim. Deprem doğal bir olaydır, yıkımın büyüklüğü ise insan tercihidir.
Güçlendirilmiş bina ayakta kalır. Denetimli ve sağlam yapı can kurtarır, mezara dönüşmez. Ne yapacağını bilen toplum panik yapmaz ve alınan önlemler felaketin etkisini azaltır.
Sorun deprem değil, sorun “bize bir şey olmaz” rahatlığıdır. Sorun tehlikeyi bilip harekete geçmemektir. Yaşanacak can ve mal kaybı kader değil, bugün alınmayan ya da ertelenen kararların sonucudur.
Kısacası değerli okurlarım;
Marmara’da yaşanabilecek 7,2 büyüklüğündeki bir deprem, yalnızca binaları değil; hayatı, üretimi, ticareti ve toplumsal düzeni de sarsacaktır. Yapılan senaryo çalışmalarına göre İstanbul’da 7,2 büyüklüğünde bir depremin karşılığı ekonomik olarak ölçülemez, rakamlarla ifade edilemeyecek boyutta kayıplar anlamına gelir.
Türkiye sanayisinin bel kemiklerinden olan Kocaeli’nde organize sanayi bölgeleri, limanlar ve rafinelerde yaşanacak aksaklıklar tüm ihracat ve ithalat zincirini kırar.
Ve Ulu Şehrimiz Bursa…
Bu depremden ciddi biçimde etkilenir. Otomotivden tekstile kadar tüm sanayi durur, üretimin durması sonucunda istihdam kaybına yol açar ve bu kriz dalga dalga tüm coğrafyaya yayılır.
Sonuç aslında çok net:
7,2 sadece bir rakam değil, ulusal bir meseledir. Artık 1999 Gölcük’ten ve 6 Şubat’tan sonra söyleyecek bir bahanemizde kalmamıştır.
Çünkü bu gerçeği ağır tecrübe ve bedellerle öğrendik.
2025’i bitirirken ve 2026 yılına girerken artık şunu açıkça söylemek zorundayız. Yıllar değişiyor ancak fay hatları yerinde duruyor.
Bu ülkenin de bu şehirlerin de kaybedecek bir yılı daha yok.
Kaybedecek tek bir canımız da yok, kaybedecek paramız da yok…
