Abdulkadir Albayrak
Köşe Yazarı
Abdulkadir Albayrak
 

Depremi Hatırladığımız Günler, Unuttuğumuz Yıllar

Ülkemiz depremle yaşamayı öğrenmiş bir ülke değil, depremi yaşayıp sonra unutan bir ülke. Bu gerçeği en açık şekilde 1999 Gölcük depreminde gördük. O gece yaşanan yıkım sadece binaları değil, toplumun güven duygusunu da yerle bir etti. Günlerce televizyonlar açıktı, herkes aynı görüntülere baktı. Enkaz başında bekleyen insanlar, çaresizce umut arayan aileler, ihmal edilen bina denetimleri, kucak dolusu verilen ve büyük umutlarla alınan lüks dairelerde enkaz haline gelmişti. Aslında geriye dönüp baktığımızda Türkiye bu depremden sonra ders almaya başlamıştı. Deprem yönetmelikleri yenilendi, yapı denetim sistemi kuruldu, zemin etütleri gündeme geldi, afet durumlarına yönelik eğitimler verilmeye başlandı, gönüllü arama kurtarma ekipleri kuruldu, devlet eliyle yapılan TOKİ konutları bu noktada somut adımlardan biri oldu. Ancak ülkenin büyük bölümünde yapılaşma eski alışkanlıklarla devam etti. Maliyet kaygısı, eksik ve niteliksiz malzeme kullanımı, denetim yetersizliği güvenli yapılaşmanın önüne geçti. Birçok yerde “nasıl olsa bir şey olmaz” düşüncesi hâkim oldu. Ruhsat alırken gösterilen titizlik, inşaat sürecinde ve sonrasında aynı şekilde sürdürülmedi. Binalarda yapılan plan değişikleri, kolon kesimleri ve izinsiz ek yapılar, yapıların taşıyıcı sistemini zayıflattı ve depreme karşı dayanımını ciddi biçimde etkiledi. Sorumluluk sadece kamu kurumlarının ve müteahhitlerin mi? Elbette hayır. Bu noktada toplum olarak bizim de payımız var. Daha ucuz olduğu için riskli binalarda yaşamayı kabul ediyoruz, kentsel dönüşüm projelerine karşı çıkıyoruz, anlaşmazlıkları çözmek yerine süreci kilitlemeyi tercih ediyoruz. Çoğu zaman güvenliği değil, konforumuzu ve alışkanlıklarımızı öne alıyoruz. Bina alırken yapının yaşını, zemin durumunu ve taşıyıcı sistemini sorgulamadan daire satın alıp veya kiralıyoruz. Deprem gündemden düştükçe güvenlilikte ikinci plana itildi. Oysa bu tercihlerin bedelini deprem olduğunda hep birlikte ödedik, ödüyoruz. Gündemde “deprem hiç konuşulmadı” demek doğru olmaz, ancak konuşulanlar çoğu zaman lafta kaldı. Ta ki 6 Şubat sabahına kadar. 6 Şubat’ta yaşanan deprem Türkiye’nin deprem hafızasında aslında yeni bir sayfa açmadı. Daha çok eski bir sayfayı, üstelik çokdaha ağır bir bedelle yeniden önümüze koydu. Yıkım bu kez tek bir şehirde sınırlı kalmadı, 11 il aynı anda ağır hasar aldı, geniş bir coğrafyaya yayıldı. Depremin ardında ortaya çıkan tablo, 1999’dan beri yapılan tartışmaların ne kadar yerinde olduğunu ama ne kadar eksik uygulandığını gösterdi.  Aynı sokakta yan yana duran binalardan bazılarının tamamen yıkılması, bazılarının ise ayakta kalması tesadüf değildi. 6 Şubat sonrasında bir kez daha yardımlaşma duygusu öne çıktı. Türkiye’nin dört bir yanından yardımlar gönderildi, gönüllüler bölgeye akın etti.Bu dayanışma duygusu toplumun en güçlü yanlarından biri, ancak yardım afetlere karşı alınan önlemin yerini tutmuyor. 1999 Gölcük depremi bir uyarıydı, 6 Şubat depremi ise bu uyarının ciddiye alınmamasının ağır bedeliydi. Eğer bu bedeller zamanla yine unutulursa deprem hafızası yine kısa sürecek ve aynı sorular bir sonraki felakette tekrar sorulacak. Deprem bu ülkenin bir gerçeği Ancak bu gerçek yalnızca deprem olduğunda değil, her gün hatırlayıp buna göre yaşamayı öğrenebilmektir. 6 şubatta deprem bölgesinde görevliyken “Depreme dayanıklı site” olduğu özellikle vurgulanarak reklamı yapılan bir siteye gördüm. Yanlış anlaşılmasın, sitenin kendisini değil enkazını gördüm. Yapılar tamamen yerle bir olmuştu. Ne bir blok kalmıştı ne de bir daire. Geriye sadece o büyük tabela kalmıştı. “Depreme dayanıklı site” yazan tabela enkazın ortasında tek başına duruyordu. İşte o an şunu fark düşündüm. Bu ülkede bazen beton değil, kelimeler çöküyor. İnsanlara güven veren cümleler, süslü reklamlar ve içi boş vaatler enkazın altında kalıyor. O tabelaya bakarken insanın aklına tek bir soru geliyor. Eğer gerçekten dayanıklıydıysa, bu yıkım neden oldu? Bu soru yalnızca o siteyle ilgili değil. 1999’dan sonra söylenen her sözle, verilen her vaatle de ilgili. Çünkü biz yıllardır “dayanıklı”, “güvenli” ve “yeni” kelimelerini çok rahat kullanıyoruz ancak bu kelimelerin içini doldurmuyoruz.  Hatay’daki o tabela aslında 6 Şubat’ın sembollerinden biri. Yan yana ayakta kalan binalar ile tamamen çöken yapılar arasındaki farkı anlatıyor. Kimin kurallara uyduğunu, kimin sadece kâğıt üzerinde duruyormuş gibi yaptığını açıkça gösteriyor. Bu yüzden 6 Şubat sadece büyük bir deprem değil, aynı zamanda büyük bir yüzleşme. 1999’dan sonra neyi doğru yaptık, neyi erteledik, neyi görmezden geldik, hepsi bu enkazın içinde duruyor.  Ve artık şu gerçeği kabul etmek gerekiyor. Deprem öldürmüyor, yanlış yapılan binalar, denetlenmeyen yapılar ve sorumsuzca kullanılan “dayanıklı” kelimesi öldürüyor. Asıl tehlike afetlerin kendisi değil, afetlerden sonra hafızamızı kaybetmemizdir. Çünkü unutulan her felaket, bir sonrakinin zeminini hazırlar. Son Söz Güçlü bir afet hafızasına ihtiyacımız var. Bu hafıza sadece yıkılan binaları değil, yapılan hataları da unutmamalıdır. Ancak o zaman depremler sadece sarsıntı olarak kalır, toplu mezarlara dönüşmez.
Ekleme Tarihi: 27 Aralık 2025 -Cumartesi
Abdulkadir Albayrak

Depremi Hatırladığımız Günler, Unuttuğumuz Yıllar

Ülkemiz depremle yaşamayı öğrenmiş bir ülke değil, depremi yaşayıp sonra unutan bir ülke. Bu gerçeği en açık şekilde 1999 Gölcük depreminde gördük. O gece yaşanan yıkım sadece binaları değil, toplumun güven duygusunu da yerle bir etti. Günlerce televizyonlar açıktı, herkes aynı görüntülere baktı. Enkaz başında bekleyen insanlar, çaresizce umut arayan aileler, ihmal edilen bina denetimleri, kucak dolusu verilen ve büyük umutlarla alınan lüks dairelerde enkaz haline gelmişti.

Aslında geriye dönüp baktığımızda Türkiye bu depremden sonra ders almaya başlamıştı. Deprem yönetmelikleri yenilendi, yapı denetim sistemi kuruldu, zemin etütleri gündeme geldi, afet durumlarına yönelik eğitimler verilmeye başlandı, gönüllü arama kurtarma ekipleri kuruldu, devlet eliyle yapılan TOKİ konutları bu noktada somut adımlardan biri oldu.

Ancak ülkenin büyük bölümünde yapılaşma eski alışkanlıklarla devam etti. Maliyet kaygısı, eksik ve niteliksiz malzeme kullanımı, denetim yetersizliği güvenli yapılaşmanın önüne geçti. Birçok yerde “nasıl olsa bir şey olmaz” düşüncesi hâkim oldu. Ruhsat alırken gösterilen titizlik, inşaat sürecinde ve sonrasında aynı şekilde sürdürülmedi. Binalarda yapılan plan değişikleri, kolon kesimleri ve izinsiz ek yapılar, yapıların taşıyıcı sistemini zayıflattı ve depreme karşı dayanımını ciddi biçimde etkiledi.

Sorumluluk sadece kamu kurumlarının ve müteahhitlerin mi?

Elbette hayır. Bu noktada toplum olarak bizim de payımız var. Daha ucuz olduğu için riskli binalarda yaşamayı kabul ediyoruz, kentsel dönüşüm projelerine karşı çıkıyoruz, anlaşmazlıkları çözmek yerine süreci kilitlemeyi tercih ediyoruz. Çoğu zaman güvenliği değil, konforumuzu ve alışkanlıklarımızı öne alıyoruz.

Bina alırken yapının yaşını, zemin durumunu ve taşıyıcı sistemini sorgulamadan daire satın alıp veya kiralıyoruz. Deprem gündemden düştükçe güvenlilikte ikinci plana itildi. Oysa bu tercihlerin bedelini deprem olduğunda hep birlikte ödedik, ödüyoruz.

Gündemde “deprem hiç konuşulmadı” demek doğru olmaz, ancak konuşulanlar çoğu zaman lafta kaldı. Ta ki 6 Şubat sabahına kadar. 6 Şubat’ta yaşanan deprem Türkiye’nin deprem hafızasında aslında yeni bir sayfa açmadı. Daha çok eski bir sayfayı, üstelik çokdaha ağır bir bedelle yeniden önümüze koydu. Yıkım bu kez tek bir şehirde sınırlı kalmadı, 11 il aynı anda ağır hasar aldı, geniş bir coğrafyaya yayıldı.

Depremin ardında ortaya çıkan tablo, 1999’dan beri yapılan tartışmaların ne kadar yerinde olduğunu ama ne kadar eksik uygulandığını gösterdi.  Aynı sokakta yan yana duran binalardan bazılarının tamamen yıkılması, bazılarının ise ayakta kalması tesadüf değildi. 6 Şubat sonrasında bir kez daha yardımlaşma duygusu öne çıktı. Türkiye’nin dört bir yanından yardımlar gönderildi, gönüllüler bölgeye akın etti.Bu dayanışma duygusu toplumun en güçlü yanlarından biri, ancak yardım afetlere karşı alınan önlemin yerini tutmuyor.

1999 Gölcük depremi bir uyarıydı, 6 Şubat depremi ise bu uyarının ciddiye alınmamasının ağır bedeliydi. Eğer bu bedeller zamanla yine unutulursa deprem hafızası yine kısa sürecek ve aynı sorular bir sonraki felakette tekrar sorulacak.

Deprem bu ülkenin bir gerçeği

Ancak bu gerçek yalnızca deprem olduğunda değil, her gün hatırlayıp buna göre yaşamayı öğrenebilmektir. 6 şubatta deprem bölgesinde görevliyken “Depreme dayanıklı site” olduğu özellikle vurgulanarak reklamı yapılan bir siteye gördüm. Yanlış anlaşılmasın, sitenin kendisini değil enkazını gördüm. Yapılar tamamen yerle bir olmuştu. Ne bir blok kalmıştı ne de bir daire. Geriye sadece o büyük tabela kalmıştı. “Depreme dayanıklı site” yazan tabela enkazın ortasında tek başına duruyordu.

İşte o an şunu fark düşündüm. Bu ülkede bazen beton değil, kelimeler çöküyor. İnsanlara güven veren cümleler, süslü reklamlar ve içi boş vaatler enkazın altında kalıyor.

O tabelaya bakarken insanın aklına tek bir soru geliyor. Eğer gerçekten dayanıklıydıysa, bu yıkım neden oldu?

Bu soru yalnızca o siteyle ilgili değil. 1999’dan sonra söylenen her sözle, verilen her vaatle de ilgili. Çünkü biz yıllardır “dayanıklı”, “güvenli” ve “yeni” kelimelerini çok rahat kullanıyoruz ancak bu kelimelerin içini doldurmuyoruz. 

Hatay’daki o tabela aslında 6 Şubat’ın sembollerinden biri. Yan yana ayakta kalan binalar ile tamamen çöken yapılar arasındaki farkı anlatıyor. Kimin kurallara uyduğunu, kimin sadece kâğıt üzerinde duruyormuş gibi yaptığını açıkça gösteriyor.

Bu yüzden 6 Şubat sadece büyük bir deprem değil, aynı zamanda büyük bir yüzleşme. 1999’dan sonra neyi doğru yaptık, neyi erteledik, neyi görmezden geldik, hepsi bu enkazın içinde duruyor. 

Ve artık şu gerçeği kabul etmek gerekiyor. Deprem öldürmüyor, yanlış yapılan binalar, denetlenmeyen yapılar ve sorumsuzca kullanılan “dayanıklı” kelimesi öldürüyor.

Asıl tehlike afetlerin kendisi değil, afetlerden sonra hafızamızı kaybetmemizdir. Çünkü unutulan her felaket, bir sonrakinin zeminini hazırlar.

Son Söz

Güçlü bir afet hafızasına ihtiyacımız var. Bu hafıza sadece yıkılan binaları değil, yapılan hataları da unutmamalıdır. Ancak o zaman depremler sadece sarsıntı olarak kalır, toplu mezarlara dönüşmez.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ekosektor.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.